Sayın Başkan-Miguel Angel Asturias

Kurd24

Şimdi sizleri Güney Amerika ülkelerinde büyük yankı uyandıran ve ünü dünyaya yayılmış olan, tehlikeli romanların yazarı ve onun kendi tabiri ile en tehlikeli romanı ile tanıştıracağım. Angel Asturias ve onun Sayın Başkan adlı romanı. Bu kadar eleştirel bir roman hatta diktatörlerin korkulu riyası sayılacak bir romanın hayat bulması için gerekli iki şartın oluştuğu zaten çok belli; Sürgün ve cesaret. Evet, Sayın Başkan, usta yazar ve bir diplomat olan Asturias’ın Fransa’da sürgünde iken kaleme aldığı ve Kendi ülkesindeki diktatörleri yeren dev bir yapıttır.

Romanın kurgusu, hırsızların sorgulanması üzerinden ilerler. Aslında sorgulamaya konu olan durum ise oldukça sıradandır. Bir kilise memurunun duyuru asmak için kilise duvarında bulunan ve ülkenin başkanının annesinin doğum günü bildirimini indirmesi ile olanlar olur. Bir ülkede diktatörlük ne kadar artarsa halkın soluk borusuna o kadar basılır. Yargı, diktatörlerin fahişesi olur. Çapı insanlığın boyunu geride bırakacak çapta borular ile paralar bağlanır propaganda merkezlerine. Sayfa sayfa güzellemeler, yalanı daha güzel nasıl lanse edebiliriz bunun yarışı başlar. Diktatörlerin ülkesinde güzelleme yapması gereken medya hiç şüphesiz ayakta kalmalı. Düzenin kaymağını yiyenler, rejime göklerden inme bir kutsallık atfetmesi gerekir. Kimin suçlu olduğunun değil, kimin eleştirdiğinin ve kimin rejimin temellerini eştiğidir önemli olan. Austrias’ın dediği gibi suçlu olup olmadığın değil, başkanın hoşuna gidip gitmediğindir önemli olan.

Bir de içini boşaltmayı sever her diktatörlük. Kafaların, değerlerin, ilmin, eğitimin ve kısacası hayatın. Boşaltılmış, ruhu çekilmiş bir yaşamın arta kalan kemiklerini koyar önümüze. Ülkesini seven ve onun için çalışan, ancak başkanın sevmediği muhalif fikirlerin sahipleri, başkanın ülkesinden ilk ceketini alıp gitmesi istenen kişilerdir. Austiras, bu anlamda ülkeden göçe zorlanan bilim insanlarını şöyle anlatıyor; ‘’Yurdun iyiliği için kafa yoranlar uzaklarda artık., kimi yabancı evlerden dilenmede, kimileri de yok olup giden yığınların yattığı mezarlarda…’’ Öyle değil mi gerçekten? Ülkesi için kafa yoran Yılmaz Güney uzakta değil mi? Cem Karaca ve daha niceleri uzakta yok olmaya, ülkeleri ile bağları koparılmaya çalışılmadı mı? İşledikleri tek bir suç vardı onların; başkan tarafından sevilmemek. Başkanın hoşuna gitmeyecek işler yaptılar. Bu sürgüne giden sağ görüşlü insanlar için de böyle.

Sayın Başkan’ın ülkesinde hava ise oldukça kötü, ‘’uyku tazelemiyor insanları, su rahatlatmıyor. Gök gürültüsü gibi bağırıyor yukarıdaki sesler… Cezaevi avlularında katillerin kurşunları darmadağın ediyor düşünen kafaları. Sarayın mermer levhaları suçsuzların kanından ıslanmış. Gözler nerede arasın özgürlüğü’’ diyor bize Austrias. Dedik ya, kendisi tehlikeli romanların yazarı. Bir barometredir onun romanları, özellikle Sayın Başkan. Ne zaman devrim veya ihtilal dense, ilk vitrinlerden onun kitapları toplatılır. Darbenin, diktatörlüğün barometresidir okuduğumuz aslında.

Korkudan dolayı susmanın ve diktatör rejimlere saygı duyuyor gibi yapmanın, insanı alçaltan bir şey olduğunu bakın Austrias nasıl anlatıyor; Bir Eşkıya çetesinin, bir vatan hainleri çetesinin, ayakta durması için hizmet etmek, işinden olmaktan ve açlık çekmekten çok daha acı ve utanç veren bir şeydi.’’ O zaman hangi açlık ve işsizlik daha evladır zulme karşı ses çıkarmaktan? Aşağılanmış bedenleri ayakta tutmak için mi işsiz kalmamalıyız?  Yoksa çeteler daha çok ceplerini doldursun diye mi daha çok çalışmalıyız ve işsiz kalmamalıyız? Ya işsiz ve aç kalmamız, bu pasif direniş çetelerin temellerini sarsacaksa? Midemiz ve cebimiz korku ile arasına mesafe koymadıkça, oraya meşruiyeti sorgulanır.

Biz insanlara dayatılan yoksulluk ve sefaletin ilahi bir kader olmadığı çok açık. O zaman, ‘’adımlarımızın kararsız ve hareketlerimizin beceriksizliğine’’ sevinen ve onun elinde oyuncak olmamıza yol açan diktatörlüğün reva gördüğü kader olmalıydı bu.

Hukuk diktatörün fahişesi olduğunda, medya ekranları ve sayfaları ile kapatma daire görevi gördüğünde, Austrias’a göre, tek yasa piyangodur. Piyango vurursa idam edilir, piyango vurursa hapsedilir.  Piyango vurursa milletvekili, diplomat, cumhurbaşkanı, general, bakan olursun. Peki her şey piyangoyken, okuyup dirsek çürütmenin faydası ne burada? Piyango dostum piyango…

Ha bu arada, Alexander Grahambell, telefonu insanlar iletişim kursun diye icat etmiş olabilir. Kendisine bir şey diyemem, ama Austrias’tan öğrendiğim şu, telefonlar aslında hükümetlerin düşmanlarını tutuklamak için icat edilmiştir. Grahambell ne kadar önemli bir buluş ortaya koymuşsa, Austrias da bu gerçeğin hizmet ettiği bir gerçeği ortaya koymuş bence.

Austrias’ın Sayın Başkan romanı daha ne kadar geçerliliğini korur ne kadar yaşar bilmem. Daha kaç defa vitrinlerden toplatılır, bunu da zaman gösterecek. Ama eminim ki Austrias bu tehlikeli romanları, daha tehlikeli gördüğü baskının, hukuksuzluğun ve sansürün son bulması için yazdı. Masum değil hiçbir iktidar. Ya da Livaneli’nin Serenad romanında dediğini diyelim, bütün iktidarlar öldürür, kimisi daha çok kimisi daha az.