Retorik ve Rasyonalite İlişkisinde Kuzey Kore-Kürdistan Tartışması

Retorik ve Rasyonalite İlişkisinde Kuzey Kore-Kürdistan Tartışması
Retorik ve Rasyonalite İlişkisinde Kuzey Kore-Kürdistan Tartışması

Nereden elime geçtiğini hatırlamıyorum. Bir kaç yıl önce, Kuzey Kore’deki günlük gazetelerin birinin bir sayısının İngilizce tercümesini okuyordum. Fevkalade yoğun bir propaganda ile dolu bu gazetenin orta sayfalarından birinde dikkatimi çok çeken ve geniş yer ayrılmış bir haberle karşılaştım. Haberde Güney Kore’nin 1950-53 yıllarındaki kuzey-güney savaşında yaptığı ‘ihanetler’ anlatılıyordu. Faşist yönetime ait gazete bilindik ezberlerinden birini anlatırken haberde geçmiş ihanetlerin günümüz Güney Kore’sindeki siyasi kişiliğin oluşumunda ne büyük rol oynadığı gibi garip ifadelere başvuruyordu. Tahmin edilebileceği gibi haber metni Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin günü geldiğinde anavatanı birleştirmek için Güney Kore’ye saldıracağını ve o gün bu kişilik bozukluğunun sonsuza dek yok olacağını da uzun uzun anlatıyordu. Takıntıları hastalık derecesinin çok ötesinde olan bu devletin isminde geçen “demokratik” sözcüğüne gülerek sayfayı çevirdim.

Muhtemelen, Kuzey Kore takıntıların siyasi bir kültür haline dönüşmesi açısında çok aşırı bir örnek. Ama bu tür aşırı örneklerin analizini yapmadan da aşırılık düzeyi daha düşük örneklerin doğasını anlamak bana pek mümkün görünmüyor. Güney komşusu küresel teknolojik gelişimde yadsınamaz bir rol oynayıp tüm eksiklerine rağmen tolerans düzeyi yüksek bir demokratik sistem kurmuşken, Kuzey Kore’nin otomobil ve elektrik kullanımına neredeyse yabancı olan toplumu 65 yıl önce yaşanmış bir savaşın obsesyonlarını okumaya mahkum edilmekte. Daha da kötüsü, faşist rejimin kapalı yapısı sebebiyle de ne rejim mensuplarının ne de bu metinleri okumaya mahkum edilen toplumun gerçekten ne düşündüklerini bilmek imkansıza yakın.

Kuzey ve Güney Kore örneklerini Ortadoğu ve özellikle Kürdistan kontekstinde bir çıkış noktası olarak kullanmaya bir çok sebepten ötürü karşıyım. Bunların başında her iki ülkenin gelişmiş ağır sanayilere, güçlü merkezi yönetimlere ve bilgi teknolojilerine sahip olmaları geliyor. Fakat, takıntılı siyasi kültürün uyarıcı bir örnek olarak Kürdistan siyaseti açısından konuşulmasına da taraftarım. Zira, Kuzey Kore sadece bu takıntılar için değil, bu takıntıların yarım asırdan fazla devam edebileceğini de anlatan bir örnek. Eğer dünyanın başka bir köşesinde siyasi takıntılar 65 yıl yoğunluk düzeylerinden bir şey kaybetmeden yaşamayı başardıysa, Kürdistan’da da benzer bir durumun gelişebileceğini anlamak için bu örnekten argüman devşirmek sağlıklı bir yaklaşım olabilir.

Siyasi obsesyonlar bazı siyasetlerin varoluş biçimi olmaya başladıklarında kendilerini o siyasetin ayrılmaz parçaları olarak da konumlandırmaya başlayabiliyorlar. Bu biraz yapay zekaların üreticilerinden bağımsız varlıklar geliştirmelerine benzeyen bir örnek. Yani, karşıtıyla ilgili geliştirdiği takıntılı retorik siyasi varlığının temeline yerleşen yapılarda bir süre sonra bu retoriğin büyütülmesi rutin bir hal almaya başlıyor ve dolayısıyla da takıntılı söylem üretilen siyasetin ayrılmaz bir parçası olmuş oluyor. Bunun siyasi tahammüle ve olası uzlaşı girişimlerine yapacağı etkilerin tahmini sanırım zor olmasa gerek.

Kürdistan siyaseti bu tür takıntılı söylemlere çok yabancı değil. Özellikle 1975 yılında Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) tam karşıtı olarak oluşmasıyla beraber siyasi literatüre yoğunluğu Kuzey Kore ile kıyaslanamayacak kadar düşük takıntılı söylemler eklemlendirilmeye başlandı. KYB ve KDP’nin aynı siyasi kökten gelmeleri ve iki parti arasında sürekli devam eden geçişkenlik bu takıntılı retoriği kısıtlamakta oldukça etkili oldu. Buna rağmen KYB’nin ilk kopuş dönemine referansla “1966 ihaneti” ve 1996’da Irak ordusunun KYB-İran ittifakına karşı KDP’nin işine gelecek bir biçimde Erbil’e girmesine referansla “31 Ağustos” siyasi literatürün obsesif bir biçimde yinelediği hatıralar olarak kaldı. Bu söylemler orta düzey bir şiddetle her iki tarafta da devam ediyor olsa da, KDP ve KYB’nin ortak hükümetleri yukarıda saydığım diğer iki sebeple beraber bu takıntıların uzlaşıya engel rol oynamaları riskini sınırlayan bir faktör oldu.

Yakın tarihte Kuzey Kore takıntılarına benzer söylemlerin Kürt siyasi literatüründe ortaya çıkışı ise Ortadoğu’da krizlerin yayılmaya başladığı 2010-12 yıllarına rastladı. İlk olarak, PYD’nin Batı Kürdistan’daki geleneksel KDP etkisine rağmen bir siyasi oluşum içerisine girmesi bu partinin KDP karşıtlığını bir yaşam koşulu olarak benimsemesinin yolunu açtı. Henüz 2012’de Batı Kürdistan’a giden bir gazeteci arkadaşım kendisine “burası bizim Kürdistanımız, diğer taraf Barzani’nin Kürdistanı” dendiğini aktardığında bu takıntının ciddi bir boyuta varabileceğini sezmiştim. 2013’te bölgeyi kendim ziyaret ettiğimde KDP ile olan ittifaka rağmen bu takıntının an be an büyüdüğünü görebiliyordum. KDP’nin Batı Kürdistan’daki geleneksel etkisinin bir varlık tehdidi olarak algılanması Irak Kürdistan Bölgesi Hükümeti ile özdeşleştiği düşünülen “Kürdistan” ifadesinin kategorik olarak hiç bir anlam ifade etmeyen “Rojava” ile değiştirilmesinin de yolunu açtı.

Batı Kürdistan’da KDP’nin dişe dokunur hiç bir pratik varlığının olmamasına rağmen geleneksel etkisinin tehdit olarak algılanması elbette siyasi olarak tartışılabilir. Fakat bu rekabet algısının obsesif söylemlere evrilmesi siyasi rekabetin ötesine işaret eden bir durumdur. Daha açık söylemek gerekirse, KDP karşıtı mobilizasyonun Kuzey Kore benzeri düşmanlık temalarıyla yapılmasının siyasi sorumluluğu kısa vadedeki kazançtan büyüktür. Nitekim, PYD yönetiminin kontrol ettiği bölgelerde ekonomik bir izolasyona maruz kalmasının sebeplerinin başında KDP ile olan rekabetinin dozunu ayarlayamamış olması gelir. Güney Kürdistan hükümetinin Batı Kürdistan’a terörist eğitip gönderdiği, beklenen IŞİD saldırısına karşı sınıra kazılan hendeklerin Kürtlere karşı olduğu, Batı Kürdistanlı mültecileri barındırmasının bölgeyi boşaltma amacı taşıdığı ve hatta IŞİD ile ittifak halinde olduğu gibi sorumluluğu büyük söylemler bugün gelinen aşamada önemli yer tutar. Siyasi rekabetin fiili sorumluluğu bu denli büyük olacak söylemlere aslında ihtiyacı yoktur.

Pratik sorumluluğun boyutlarını taşıyabilme konusuna biraz daha farklı bakmak ve ters uçlu bir Kuzey Kore örneği vermek de mümkün olabilir: Kuzey Kore olabilmenin tek koşulu obsesif bir siyasi kültüre sahip olmak değildir. Kuzey Kore’nin güney komşusuna ve batı medeniyetine karşı omuzlarına aldığı siyasi sorumluluğu taşıyabilmesinin arkasında güçlü bir ekonomi, güçlü bir ordu ve köklü bir faşist rejim vardır. Yani Kuzey Kore olmak kolay değildir. Özellikle Batı Kürdistan gibi ekonomik yaşamsallığı daha uzun yıllar dışa bağımlı olmaya mecbur bir bölgeyi taşıması zor siyasetlerle yalnızlaştırmanın bedeli Şam rejimine karşı tolerans yükseltmekle karşılanabilir. Bu noktada, Şam rejiminin Batı Kürdistan’daki düşük siyasi etkisi KDP’nin yüksek siyasi etkisine karşı rejimi daha güven verici bir aktör gibi düşünmeyi sağlasa da; Güney Kürdistan ile olan ilişkileri Şam rejimiyle olan ilişkilerle değiştirmek Şam’ın ekonomik etkisini istenmeyen oranlarda büyütmek demektir. Bu da Batı Kürdistan’ın tarihsel ve sosyal bağları sebebiyle çok daha esnek bir alana sahip olacağı Güney Kürdistan yerine hiç bir siyasi etkisinin olmadığı Şam’ı ya da Şam’ın yerini alacak bir yapıyı tercih etmesine denk düşer. Bunun kâr-zarar eğrisini gözeten rasyonel hiç bir argümanla açıklanması mümkün değildir.

Peki, siyaset ancak rasyonel argümanlarla açıklanabilecek bir ilişki biçimiyken bu kadar ağır bir sorumluluğu göze almanın açıklaması ne olabilir? Yazının başında da değindiğim gibi, takıntılı siyasi söylemlerin genel siyasi retoriğe kontrolsüzce eklemlendirilmesi siyasetin rasyonel kalitesini düşüren bir durumdur. Şu an Kürdistan’ın iki parçası arasındaki ilişkilerin işletildiği kalitesiz rasyonaliteyi biraz daha anlamlandırmaya çalışalım:

2011-12 döneminin tersine, bugün Batı Kürdistan’da PYD’nin siyasi hakimiyetini tehdit edebilecek düzeyde geleneksel bir KDP etkisi kalmamıştır. Yine geçmiş yılların tersine PYD ve Kürdistan Hükümeti büyük ölçüde aynı müttefik bloklara dahildir, yani aralarındaki iç çatışma olasılığı oldukça düşüktür. Batı Kürdistan IŞİD, Türkiye ve Şam rejimi tarafından izole edilmiştir ve ekonomik ikmal hatlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu hatların geçebileceği sadece iki ihtimal bulunur: Suriye rejiminin kontrol ettiği bölgeler ve Irak Kürdistan Bölgesi. Pan-Kürt duyarlılıkların sağladığı esneklik bakımından Batı Kürdistan için Irak Kürdistan Bölgesi ticari aktiviteler için çok daha güvenli bir alanken, Şam rejimi üzerinde PYD’nin hiç bir siyasi ve kültürel etkisi yoktur. Bu bilgilerin ışığında kalitesi yüksek bir rasyonel yaklaşım PYD’nin takıntılı anti-KDP retoriğinden ayrılarak asgari iletişim ve iş birliği opsiyonunu seçmesini önerir. Fakat durum bunun tam tersi olmaya devam etmektedir. Takıntılı söylem her gün büyümekte, işi KDP’nin 2007 yılında El-Kaide’nin Şengal’de 700 kişiyi öldürdüğü bombalı saldırılara ortak olmakla itham etmek gibi akıl sınırlarını aşan noktalara varmaktadır. Şengal’de kurulacak kısmi bir hakimiyetin Şii milislerin kontrol ettiği bölgeler üzerinden Batı Kürdistan’a ticari ikmal hatları açması ya da Rakka’dan sonra Deyrezzor’u da alarak direk Bağdat’a komşu olmak gibi hayali projeler rasyonel fikirlerin dile getirilmesini bile engellemektedir. 

Yazının başındaki analojiye ve düşük siyasi rasyonalitenin sebeplerine dönecek olursak takıntılı retoriklerin bir süre sonra yapısal rasyonaliteyi ne kadar sınırladığını görmek mümkün olur. Elbette ki her siyasi yapı bir rasyonaliteye sahiptir ama rasyonalitenin kalitesini belirleyen etkenlerden biri retoriğin siyasi algıya yaptığı müdahaledir. Örneğin, kurumsal rasyonaliteniz size KDP’den geldiğini düşündüğünüz tehdidin ortadan kalktığını söylese dahi geliştirdiğiniz obsesif retorik rutin büyümesine devam edeceği için sizi rasyonel kalitesi düşük tercihlere zorlamaya başlayacaktır. Batı Kürdistan yönetiminin ve dahil olduğu siyasi geleneğin KDP ile olan çıkar çatışmaları minimum düzeye inmesine rağmen takıntılı söylemlerini her gün yükseltmelerinin temel sebebi bu retoriğin artık yapısal bir ögeye dönüşmüş olmasıdır. Dünya üzerinde bu durumun en aşırı ama en güzel örneği kontrolsüzce büyümeye devam eden obsesif retoriğinin muhtemelen sonunu getireceği Kuzey Kore’den başkası değildir. Oysa Kuzey Kore’nin aksine Kürdistan’ın hiç bir parçası bu tür takıntıları besleyebilecek kaynaklara sahip değildir.

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.