Vahap Coşkun
Writer
Rakka ve Ötesi
Başbakan Binali Yıldırım, katıldığı bir televizyon programında, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun (FKO) bitirildiğini açıkladı. 24 Ağustos 2016’da başlayan ve 29 Mart 2017’de sona eren FKO, Türkiye’nin son dönemlerde bölgesel politikaya dair en radikal ve pro-aktif hamlesini oluşturuyordu. Suriye topraklarına ilk girildiğinde FKO’nun üç gayesi vardı:
- PYD/YPG’nin yönetimi altındaki kantonların birleşmesini engellemek
- IŞİD’i Türkiye sınırlarından temizlemek
- Sınırda -belli bir derinliğe sahip- bir güvenli bölge oluşturmak
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği operasyonda kısa sürede önemli bir mesafe aldı. Türkiye hududundan El Bab’a kadar olan bölge, IŞİD’in elinden alındı. Buralara TSK ve ÖSO güçleri yerleşti. Hayatın kısmen normale dönebilmesi için savaştan tarumar olan coğrafyada yeniden imar faaliyetleri başladı.
Yani FKO’nun ilk etabı Türkiye’nin beklentilerine uygun gerçekleşti. Bunda en önemli etken, iki büyük gücün –ABD ve Rusya’nın- gerek operasyonun yapılmasına ve gerek Türkiye’nin belli bir sahayı kontrol altına almasına itiraz etmemeleriydi. Zira öncelik IŞİD ile mücadeledeydi, dolayısıyla Türkiye’nin IŞİD’i zayıflatacak bir operasyon icra etmesi her iki ülke açısından da bir sorun teşekkül etmiyordu.
Menbiç ve Rakka
Türkiye sahada hızla ilerlemenin verdiği güçle hedef listesini genişletip iki yeni hedef belirledi: Hedeflerden biri PYD/YPG’nin Menbiç’ten tamamıyla çıkartılmasıydı. Diğeri ise, Suriye’de dengeleri tayin edecek derecede önem arz eden Rakka Operasyonunun -YPG ile değil- ÖSO ile beraber yapılmasını sağlamaktı. Türkiye bu planını müttefiklerine her platformda iletti ve onlardan destek talep etti.
Ancak bu noktada işin rengi değişti. IŞİD bölgeden sürüldükten sonra ABD ve Rusya Türkiye’nin sahada daha fazla ilerlemesine açıktan tavır aldılar. Önce Menbiç’te PYD’nin kontrol ettiği alanlara kendi güçlerini yerleştirdiler. Akabinde PYD, Rusya ile yaptığı anlaşma uyarınca Menbiç’in güneyini Esed yönetimine bıraktığını açıkladı. Kısaca ABD ve Rusya, TSK/ÖSO ile PYD/Rejim güçlerinin arasına girdi. Böylece Türkiye’nin Menbiç’e dönük bir askeri operasyon yapması fiili olarak imkânsız hale geldi.
Rakka Operasyonu için de rüzgâr Türkiye’nin beklediği yönden esmedi. Türkiye, Rakka’da IŞİD’e karşı kara kuvveti olarak ÖSO’nun kullanılmasını istiyordu. Buna göre ÖSO karadan ilerleyecek, Türkiye ve ABD yoğun hava bombardımanı ve özel kuvvetler ile operasyona katılacaktı. Bu planda YPG’nin yeri yoktu; Türkiye YPG’nin bütünüyle devre dışı bırakılmasını ve onun yerine salt kendisiyle ve denetimi altındaki ÖSO ile işbirliği yapılmasını öneriyordu.
Ancak söz konusu öneriye ABD –şimdiye kadar- yeşil ışık yakmadı. ABD ile YPG ilişkisinde dikkat edilmesi gereken iki nokta var: İlki, Suriye muhalefeti olarak tesmiye edilen yapı çok başlı bir görünüm sergiliyor. Oysa YPG ve ABD’nin YPG’yi gölgelemek için oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tek bir merkezden yönetiliyor. ABD, organize ettiği SDG’yi kendi öncelikleri doğrultusunda sahaya sürebiliyor, istediği noktaya yöneltebiliyor. ABD’nin sözünden çıkmayan bir SDG, kuşkusuz ABD için son derece işlevsel.
Kürtlerin kara gözü
İkincisi, ABD kısa sürede SDG’ye çok büyük bir yatırım yaptı. Askeri eğitim verdi, önce hafif silahlarla, sonrasında ağır silahlarla donattı. Düzenli bir ordunun alt yapısını oluşturdu. Herhalde ABD’nin tüm bu yatırımı Kürtlerin kara kaşına, kara gözüne duyduğu muhabbetten ötürü yaptığı söylenemez. SDG vasıtasıyla ABD, hem Suriye’deki etki alanını büyütüyor ve hem de IŞİD’e karşı mücadelede kendi askerleri yerine SDG’yi kullanıyor. Rakka gibi kritik bir noktaya yapılacak operasyonda ABD’nin böylesine bir gücü gözden çıkartması düşünülemez.
SDG’ye gelince; o da iç savaş ortamında daha fazla toprak elde etmek ve o topraklar üzerinde sağlam bir hâkimiyet kurmak istiyor. Dolayısıyla ABD ile SDG arasındaki işbirliği, hâlihazırda her iki tarafın da menfaatlerine uygun bir çizgide ilerliyor.
Bu itibarla Türkiye’nin Rakka Operasyonundan YPG/SGD’nin dışlanması talebi sahadaki gerçekliğe tekabül etmiyor. Nitekim ABD’li yetkililer Rakka Operasyonunda YPG’nin kesinlikle yer alacağını açıklıyorlar bir süredir. Şüphesiz bu tercih, ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkardığı ve operasyonda Türkiye’ye hiçbir rol biçilmediği anlamını taşımaz. Zaten Türkiye’nin operasyona ne şekilde katılacağının müzakeresi taraflar arasında yapılmaya devam ediyor. Dolayısıyla ABD bakımından sorun; bir taraftan SDG’nin içinde yer alacağı diğer taraftan da Türkiye’yi en az rahatsız edecek formüle üretmekle ilgili.
“Zor kararlar, zor tercihler”
ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson son Türkiye ziyaretinde bölgedeki şartların çetrefilliğine dikkat çekti ve karar vermenin de tercihte bulunmanın giderek güçleştiğini belirtti. Zorluk yalnızca ABD ile sınırlı değil elbette Türkiye de müşkül bir pozisyonda. FKO’nda ilk aşamada kazanılan başarı siyasi bir hamle ile tahkim edilmediği için Türkiye şu anda sıkışmış bir vaziyette. Sıkışmışlığı aşmak için başvurulabilecek iki yol var:
- Türkiye, reel durum ile örtüşmeyen siyasetten vazgeçmeli ve IŞİD sonrası oluşacak Suriye tablosuna göre şimdiden bir rota tayin etmeli. Nasıl ki Körfez Savaşı’ndan sonra Irak eski Irak olmadıysa, 2011’den beri devam eden iç savaştan sonra da Suriye eski Suriye olmayacaktır. İşlerin daha fazla sarpa sarmaması için büyük ihtimalle Suriye’nin toprak bütünlüğü korunacaktır ama Suriye daha âdem-i merkezi forma bürünecektir. Güç tek bir merkezde konsolide edilmeyecek, farklı bölgelerde farklı güç odaklarının sözü geçecektir. Dolayısıyla bugün alanda mücadele eden güçler yarın Yeni Suriye’nin tanziminde ve idaresinde söz sahibi olacaktır.
Bu perspektiften bakıldığında Türkiye’nin Rakka’da YPG/SDG’nin paranteze alınması talebinin tatbik edilebilir bir tarafı bulunmuyor. Olmayacak duanın peşinden koşmanın bir faydası yok, Türkiye alternatif öneriler geliştirmek mecburiyetinde. İki şekilde olabilir bu: Türkiye bir taraftan, Rakka özelinde, operasyona katılacak kuvvetlerin çeşitlendirilmesini (Roj Peşmergelerinin katılımını), operasyon alanındaki demografik yapının dikkate alınmasını (SDG’nin Arap unsurlarının kullanılmasını), kendi kuvvetlerinin kısmi iştirakini içeren bir paket geliştirebilir. Bu hem Türkiye’nin operasyon ve sonrasına dair endişelerini aşağıya çeker hem de sahaya tesir etme potansiyelini artırır.
Diğer taraftan ise Türkiye, Yeni Suriye’nin tanziminde etkin olacak gruplarla ve tabii ki SGD/YPG ile ilişkilerini yeni yeni bir değerlendirmeye tabi tutabilir. Çatışmaya neden olan sebepler gözden geçirilebilir, tekrar konuşabilmenin asgari zeminini oluşturmaya çalışabilir. (Unutulmasın ki daha dün denebilecek kadar yakın bir geçmişte PYD lideri Salih Müslim, Türkiye her çağırdığında soluğu Ankara’da alıyordu.) Operasyon vesilesiyle sınırlı bir birlikteliğin yaratılması, Türkiye’deki Kürt meselesinde de yeni kapıları aralayabilir.
Katı blok
- Türkiye, PKK’nin de alacağı tutuma bağlı olarak, SGD/YPG’ye karşı askeri güç seçeneğine müracaat edebilir. Cemil Bayık, 16 Nisan’da yapılacak referandumdan sonra Türkiye’yi savaş alanına çevirecekleri tehdidinde bulundu. PKK’nin Türkiye’ye karşı eylemlerinin artırması durumunda Türkiye, PKK ile YPG’nin aynı olduğundan bahisle YPG/SDG’ye yönelebilir. Bu kapsamda Türkiye, Tel Rıfat üzerinden SDG/YPG’yi hedefleyen askeri operasyonlar düzenleyebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ihtimali güçlendiren bir beyanat verdi. FKO’nun ilk etabının sona erdiğini söyleyen Erdoğan “şimdi diğer bölgelerde terör örgütlerinin tepesine binmek için yeni harekâtların hazırlıklarının yapıldığını” bildirdi.
Lakin bu tür bir operasyonun taşıdığı riskin - geçmişe nispetle- iki açıdan daha yüksek olduğunu da hesaba katmak gerekir: İlk olarak -saha çok karışık- orada hesapta olmayan veya arzu edilmeyen güçlerle (ABD, Rusya, Suriye) karşı karşıya kalınabilir ve çatışabilir. Böylelikle zaten Arapsaçı görünümündeki bölgeye çözülmesi zor bir düğüm daha atılmış olur.
İkinci olarak da, böyle bir askeri girişim Türkiye’nin beklediği siyasi sonuçlara ters istikamette sonuçlara sebebiyet verebilir. Türkiye YPG’yi yalıtmak isterken, PYD’nin ABD ve Rusya ile olan ilişkilerinin daha da derinleşmesine, PYD ile Suriye rejimi arasındaki irtibatın da daha kuvvetlenmesine yol açabilir. Bu, Türkiye karşıtı bir bloku daha da katılaştırır ve Türkiye’nin Suriye’de yaşadığı stratejik sıkışmışlığı büyütür.
Bu itibarla Galip Dalay’ın da belirttiği üzere, Türkiye için doğrusu “Türkiye’nin Suriye politikasını veya FKO’nun geleceğini taktikselden ziyade siyasal bir bakışla değerlendirmesi” olacaktır.
- kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.