Tarihin Doğru Tarafı

Tarihin Doğru Tarafı
Tarihin Doğru Tarafı

İlk olarak kimden duyduğumu da hatırlamıyorum. Bir şehir efsanesi mi yoksa gerçekten vukuu bulmuş bir hadise mi onu da bilmiyorum. Denk getirip İsmail (Beşikçi) Hoca’ya da soramadım. Rivayet edilir ki, bir toplantıda İsmail Hoca’ya sormuşlar “Hocam, gelecek on yılda Ortadoğu’yu nasıl görüyorsunuz?” diye. Hoca gülümsemiş, “Ortadoğu’da bir gün sonra ne olacağını bile tam olarak tahmin edemezsiniz, nerde kaldı on yıl sonrasını öngörmek!”

Bugün Ortadoğu’da zamanla halının altına süpürülen birçok ihtilaf bazen kendiliğinden bazen de dürtüklenerek orta yere çıkıyor. Sahada irili ufaklı çok sayıda güç var ve bunlar arasında hem askeri hem de diplomatik olarak çok sert bir çatışma hali sürüyor. Aktörler kimi zaman doğrudan kimi zaman vekâlet yoluyla birbirlerine dişlerini geçirmeye çalışıyor. Sorunlar fazla ve çok boyutlu; bu nedenle masaya konulan soruna bağlı olarak müttefiklik denklemleri değişebiliyor. Bir meselede kanlı bıçaklı görünen güçler, bir başka meselede işbirliği yapabiliyor.

Dolayısıyla Ortadoğu için tahminde bulunmanın -her zaman için- zor olduğu, doğru. Şimdilerde bu zorluğun daha da arttığını söylemek de mümkün. Zira ilişkilerin giriftliği had safhaya ulaşmış vaziyette. Yine de –tahminlerin boşa çıkma ihtimalini akılda tutarak- Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna dair bölge devletlerinin tavırları hakkında birtakım kestirimlerde bulunulabilir.

“Devletsiz en büyük ulus”

Bağımsız bir Kürdistan’ı en net şekilde destekleyen ülke, İsrail. İsrailli yöneticiler her seferinde Kürdistan’ın bağımsızlığından yana bir duruş sergiliyorlar. 2016’da Kürdistan’da Ayalet Şaked, bağımsız bir Kürt devletinin kurulması gerektiğini söylemişti. Şaked, bunu iki nedene dayandırmıştı: Biri, Kürtleri “devletsiz en büyük ulus” yapan adaletsizliğin giderilmesi mecburiyetiydi. Diğeri ise, Kürtlerin IŞİD ve diğer terör yapılanmalarıyla mücadelede “stratejik bir partner” olmasıydı. Bundan ötürü uluslararası camia, Kürtlerin bağımsızlık talebinin arkasında durmalıydı.

İsrail bu pozisyonu Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık referandumu kararını aldığında da devam ettirdi. İsrail’in Vatikan Büyükelçisi Sahyoun Afrudi; hükümeti, parlamentosu, siyasi partileri ve halkıyla bir bütün olarak İsrail’in “bağımsız bir Kürdistan’ın Kürtlerin doğal hakkı olduğunu” düşündüğünü ifade etti. Afrudi’ye göre, bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması İsrail’in en üst düzey yürütme ve yasama organlarınca ele alınmıştı. Dolayısıyla bu “sözde bir destek “ değil, devletin “resmi bir tutumu” idi. İsrail, Kürdistan’ın Ortadoğu’da istikrarı sağlayacak bir unsur olduğunu düşünüyordu.

Mutlak karşıt: İran

İsrail’in Kürt devletini destekleyen tavrı anlaşılabilir. İsrail, İran’ın hem Irak üzerindeki nüfuzunu kırmak istiyor hem de bölgesel heveslerini sınırlandırmak istiyor. Bağımsız bir Kürdistan’ın İran’ın Ortadoğu’daki etki alanını daraltmada işlevsel bir rol oynayacağını düşünüyor.

Aynı sebepten ötürü Körfez ülkeleri de Kürdistan’ın bağımsızlığını destekleyebilir veya en azından bağımsızlığın karşısında durmayabilir. Zira onlar da İran’ın gerek direkt gerek dolaylı güçleriyle bölgede tesirini genişletmesinden rahatsızlık duyuyorlar. İran’ı frenleyecek bir Kürdistan, Körfez ülkeleri için de tercihe şayan olabilir.

İran da gelişmeleri bu yönde okuyor; Kürdistan’ı kendi bölge tasavvuru için bir tehdit olarak algılıyor ve bağımsızlığa karşı çıkıyor. Tahran’da Irak Başbakanı Haydar el-İbadi ile görüşen İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın mutlak karşıt pozisyonunu bir kez daha dile getirdi. “Bağımsızlık konusunu gündeme getirenlerin Irak’ın istiklaline ve kimliğine karşı olduğunu” ileri süren Hamaney “İran’ın bir komşu olarak, Irak’ın bir parçasının ayrılmasını öngören referanduma karşı olduğunu” belirtti.   

İran’ın Kürdistan’ın bağımsızlığına karşı durmasının iki önemli nedeni var: İlkin, böylesi bir gelişmenin kendi iç bütünlüğünü tehlikeye sokacağından korkuyor. İran, Kürdistan’ın bağımsızlığının kendi sınırları içindeki Kürtleri de hareketlendireceğinden ve bunun toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracağından ürküyor.

İkinci olarak da, bağımsız Kürdistan’ın bölge ülkeleri ve bilhassa Türkiye ile kuracağı iktisadi ve siyasi ilişkilerin bölgedeki güç dengelerini sarsacağından endişe ediyor. İran, özellikle enerji ve askeri alandaki büyük çaplı muhtemel işbirliklerinin elini zayıflatacağını ve bölgeye ilişkin tahayyüllerini sekteye uğratacağını düşünüyor.

Bir asırlık kırmızı çizgi siyaseti

Tam bu noktada Türkiye’nin nasıl bir siyaset izleyeceği önem kazanıyor. Türkiye’den KBY’nin bağımsızlık referandumu kararına ilişkin bugüne kadar üç açıklama yapıldı: Referandum kararını “vahim bir hata” olarak değerlendiren Dışişleri Bakanlığı, söz konusu tasarrufun “başta IKBY olmak üzere Irak’ın çıkarına olmayacağını, bölgede kritik gelişmelerin meydana geldiği bir dönemde istikrarsızlığı artıracak olumsuz sonuçlar üreteceğini” vurguladı. Başbakan Yıldırım kararı “sorumsuzluk” olarak niteledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise referandumun “yanlış bir adım” olacağını söyledi. Erdoğan, bu adımları istişare yoluyla alınmasını temenni ettiklerini ve KBY’nin tek başına hareket etmesinin kendilerini derinden üzdüğünü belirtti.

Türkiye’nin Kürdistan’a karşı yüz yıllık kırmızı çizgi siyaseti düşünüldüğünde, bu açıklamaların öncekilerden belirgin bir farklılık taşıdığı görülür. Eskiden “izin vermeyiz, yıkarız, yakarız” modunda tepki verilirdi. Şimdi ise yapılan açıklamalardaki tepki dozu oldukça düşük.

Bunun iki sebebi var: Biri, KBY ile Türkiye arasında son on yılda kurulan ilişkinin düzeyidir. Taraflar arasında ekonomik ve politik işbirliği alanlarının çoğalması, Türkiye’nin eski tarzda tepki vermesini seçenek dışı bıraktı. Kaldı ki Kürdistan bağımsızlaştığı takdirde hâlihazırdaki işbirliğini daha derinlikli ve kapsamlı kılma potansiyelinin olduğu da su götürmez.

Diğeri ise Irak’ta geriye dönüşün imkânsızlığın görülmesidir. Iraklı üst düzey yöneticilerin dahi “Bağımsız Kürdistan Kürtlerin hakkıdır “dediği bir düzleme eski statükonun devam ettirilemeyeceği açık. Dolayısıyla Türkiye, ileride büyük ihtimalle gerçekleşecek olana, yani bağımsız Kürdistan’a kapısını açık tutuyor.

Sykes-Pickot’un bekçiliğinden kurtulmak

Nitekim bu yoruma denk düşen bir açıklama Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik'ten geldi. Hükümete yakın bir düşünce kuruluşu olan SETA’da bağımsızlık referandumuna ilişkin bir toplantı yapıldı. Irak’ın Anakara Büyükelçisi Hisham Al-Alawi ile KBY Başkanı Mesud Barzani’nin Başdanışmanı Hemin Hawrami’nin de katıldığı toplantıda Çevik, “Türkiye referanduma karşı, istikrarsızlığı artıracağını düşünüyor. Ama eğer bir Kürt devleti kurulursa Türkiye boykot uygulamaz” dedi.   

Ölçülü tepkilerden ve beyanatların satır aralarından şöyle bir neticeye varılabilir: Türkiye, Kürdistan’ın bağımsızlığına İsrail gibi açıktan bir destek vermiyor ama İran gibi mutlak bir karşıtlık da sergilemiyor. Yarın bağımsızlık gündeme düştüğünde Türkiye’nin –buna karşı durmak yerine- kendi adına mümkün olan en büyük kazancı sağlamak için bunu bir müzakere konusu yapması daha büyük bir ihtimal olarak öne çıkıyor.

“Kürt fobisi” ile malul Türkiye için bunun ileri bir aşama olduğu söylenebilir, ancak yeterli olmadığı da belirtilmeli. Bana göre Türkiye, Kürdistan lehine daha net ve aktif bir siyaset izlemeli. Kürt halkının vereceği karara herkesin saygı duyması gerektiğini ifade etmeli. Bağımsızlık olacaksa da bunun barış içinde gerçekleşmesi için üstüne düşeni yapacağını açıklamalı. Sykes-Pickot’un bekçiliğini üstlenmemeli. Korkularını izale etmeli. Müttefik kimliğine zarar verecek bir dilden kaçınmalı. Bahusus bu dönemde KBY ile ilişkilerini daha sıkı ve daha güçlü bir hale getirmeli. Kavga dövüş içerisindeki bir Irak yerine bağımsız ve istikrarlı bir Kürdistan’ın Türkiye için daha yararlı olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Yakın geçmişte Kürtler Irak’ta bir kazanım elde ettiğinde Türkiye hemen karşı cepheye geçmişti. Zaman gösterdi ki, bu yanlış bir yerdi. Tekrar aynı hataya düşmenin bir âlemi yok.  Türkiye bu kez tarihin doğru tarafında olmak istiyorsa Kürdistan’ı desteklemeli.

 

  • kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.