Vahap Coşkun
Writer
Savaş Sebebi
Türkiye’de 16 Nisan’da yapılan halk oylaması, siyasette iki ana yapı ortaya çıkardı: Bir tarafta CHP ve HDP’nin içinde yer aldığı “Hayır” cephesi vardı, diğer tarafta ise AKP ve MHP’den müteşekkil bir “Evet” cephesi. Referandum yapıldı, “Evet” cephesi mücadeleden galip çıktı ve Türkiye yeni bir hükümet sistemine kavuştu.
16 Nisan geçtikten sonra da bu siyasi cepheler temel karakterlerini korudular. CHP ve HDP aynı temalar üzerinden iktidara karşı muhalefet ettiler. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a kadar taban teptiği “Adalet Yürüyüşü”ne HDP üst düzey bir katılım gösterdi. HDP’nin dört ilde gerçekleştirdiği “Adalet ve Vicdan Nöbetleri”ne ise CHP “mahcup” bir destek sundu. Her iki partiye yakın çevrelerden, partilerin beraberliğinin 2019 seçimlerine dek kuvvetlendirilerek sürdürülmesi yönünde çağrılar yapıldı. Partilerin de bu çağrılara teşne oldukları görüldü.
“Evet” tarafındaki birliktelik ise daha sıkı bağlar üzerinden dokundu. AKP ve MHP arasındaki işbirliği, anayasa değişiklik taslağını birlikte hazırlamakla sınırlı kalmadı. Referandumdan sonra işbirliği hız kazandı. Anayasa değişikliğinin ardından Meclis İç Tüzüğü de AKP ve MHP’nin ortak imzalarını taşıdı. İç ve dış politikada iki parti aynı hedefler doğrultusunda yürümeye ve aynı söylemi kullanmaya başladı. AKP ve Erdoğan, Bahçeli’nin duyarlılıklarına büyük bir ihtimam gösterdi. İktidar camiasından biri Bahçeli’yi kızdıracak veya üzecek bir laf ettiğinde, Erdoğan hemen devreye girip o sözü düzeltti.
Böylelikle MHP fiili bir iktidar ortağına dönüştü. Devletin içte ve dışta alacağı pozisyonda MHP’nin politik tercihleri etkili oldu. Bürokratik kadroların tanziminde MHP -bir iktidar partisiymişçesine- söz sahibi oldu. Kendi partisinde gücü eriyen ve tabanıyla arasındaki mesafe açılan Bahçeli, buna tezat bir şekilde, devlet idaresinde kudretli bir konuma yerleşti.
“Kürdistan provası”
AKP ve MHP arasındaki su sızdırmayan birliktelikte –bugüne kadar- hayati bir krize tanık olunmadı. Bazı ufak-tefek pürüzler olsa da çok büyümeden bunları halletmenin bir yolu bulundu. Ne var ki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yapacağı bağımsızlık referandumu, bu iki parti arasındaki suyu bulandırdı. MHP lideri Bahçeli, Kürdistan’a karşı savaş tamtamların sözcülüğünü üstlendi. Bahçeli’ye göre; Türkiye, “Kürdistan’ın provası” anlamına gelen 25 Eylül’ün tam karşısında yer almalıydı ve “bu referandumu gerekirse savaş sebebi saymalıydı.”
Aslında Bahçeli’nin siyasi tarihi hesaba katıldığında bu sözlerin şaşırtıcı ya da garip görülmesine imkân yoktu. Zira Bahçeli, siyasi varlığını Kürt karşıtlığı üzerinden temellendiren ve idame ettiren bir aktör. Sadece Kürdistan’da değil dünyanın herhangi bir yerinde Kürtler adına bir kazanım elde edilse, Bahçeli bunu Türklerin ve Türkiye’nin aleyhineymiş gibi sunar ve otomatikman reddeder. Dolasıyla onun Kürdistan’ın bağımsızlığını da bu Kürt karşıtı perspektifle değerlendirmesi hiç kimse için bir sürpriz barındırmıyor.
Fakat şimdiye dek hükümetten her istediğini elde elden Bahçeli, bu kez muradına eremedi. Hükümetten savaş baltalarını çıkarmasını talep eden Bahçeli’ye Başbakan Binali Yıldırım’ın verdiği cevap soğuk duş etkisi yarattı. Türkiye devleti olarak 25 Eylül’de halk oylaması yapılmasını doğru bulmadıklarını tekrarlayan Yıldırım, bununla birlikte referandum yapılmasının bir savaş sebebi olamayacağını çok net bir dille ortaya koydu.
Savaş gazı
Doğru olan da buydu zaten; zira Bahçeli’nin fikrinin tarihi, siyasi ve hukuki gerçeklerle örtüşen bir yönü bulunmuyordu. Kürdistan, daha önce de anayasal olarak otonomiyi tecrübe etmiş bir bölgeydi. Mevcut KBY, Irak Anayasasınca tanınan bir yapıydı. KBY’nin organları Irak ve Kürdistan anayasaları dâhilinde vazifelerini icra ediyorlardı. Bağımsızlık, evvela Erbil ve Bağdat arasındaki bir meseleydi ve her iki başkent de sorunu diplomatik yollardan bir çözüme kavuşturmak amacıyla görüşmelerini devam ettiriyordu. Kürdistan’ın bağımsızlaşması halinde bundan doğrudan etkilenecek Irak’ta bile tek bir yetkili “savaş” veya “askeri yaptırım” seçeneklerini ağzına almıyordu. Durum bu minval üzerine seyrederken Türkiye’nin savaş çubuğunu tüttürmesi akıl alır gibi değildi.
Keza, Kürdistan halk oylamasını yapsa ve ardından bağımsızlığını ilan etse, bu ne Türkiye’nin hudutlarına ne de egemenlik haklarına bir halel getirir. Yapılacak olan Türkiye’nin topraklarını alakadar eden bir seçim değildir. O halde Türkiye hangi ulusal ya da uluslararası kaidesine dayanarak Kürdistan’a savaş açabilir? Hangi hukuki ve siyasi değere yaslanarak askerilerini Kürdistan’a sürebilir? Bir Kürdistan işgalini Türkiye, dünyaya nasıl anlatabilir, uluslararası mecralarda nasıl savunabilir? Kaldı ki Ortadoğu’daki dengeler böyle bir girişime olanak verir mi? Diyelim ki bütün menfi verilere karşın Türkiye bunu yaptı, peki, bundan karlı çıkabilir mi?
Gözünü Kürt nefreti bürümemiş herkes, bölgedeki fay hatlarını tetikleyecek ve barışa değil çatışmaların kökleşmesine hizmet edecek bu neviden her gayretin Türkiye’nin menfaatine olmayacağını biliyor. Nitekim hükümet de Bahçeli’nin savaş gazına itibar etmedi. Bahçeli’nin bu sözleri sarf ettiği esnada Bağdat ve Erbil’de temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, iki tarafı da gözeten bir dil kullandı. Bir taraftan bölgenin istikrarını olumsuz etkileyeceğinden ve var olan sorunları daha da derinleştireceğinden bahisle referandumun yapılmasına karşı olduklarını söyleyen Çavuşoğlu, diğer taraftan da Erbil’in anayasadan kaynaklanan haklarının tamamen tanınması ve gereklerinin yerine getirilmesi mecburiyetinin de altını çizdi.
16 Nisan’a karşı 25 Eylül
Başbakan’ın cevabı ve hükümetin genel tavrı Bahçeli’nin sinirlerini daha da gerdi. Başbakan’ın yanıtını “nezakete ters” olarak niteledi ve 25 Eylül bahanesiyle 16 Nisan mutabakatının bozulmak istendiğini söyledi. Bahçeli, referandumunun “savaş sebebi” sayılmasında ısrarlıydı. Çünkü ona göre “Peşmergenin 25 Eylül’deki referandumu, Türkiye’nin hayat ve varlık haklarını doğrudan sarsabilecek, egemenliğine meydan okuyup insan ve toprak bütünlüğünü sakatlayacak muhtemel gelişmeler ile dolu” idi ve “Türkiye Cumhuriyeti bunu bir savaş sebebi saymalı” idi.
Bahçeli fiili koalisyon ortaklarıyla 25 Eylül noktasında ayrı düştüklerini özellikle vurguladı. “Başbakanın bize parmak sallar gibi sözlerimizi düzeltme gayretine tevessül etmesi yanlıştır, Türkiye’nin milli hassasiyet ve hedeflerini savunan ortak görüşe zarar vermektedir” diyerek de, görüş farklılıklarının siyasi bir krize gebe olduğunun işaretini verdi.
Bütün bu hadislerden iki neticeye varılabilir: Biri, 25 Eylül’ün Türkiye için bir savaş sebebi sayılmayacağı ama Türkiye’deki iktidar bloğunda bir çatlamaya neden olabileceğidir. Diğeri de, bağımsızlık referandumunun hem Kürdistan’da hem de komşularında siyasi dengeleri yeniden düzenleme ve ittifak ilişkilerini yeniden tanımlama konusunda hatırı sayılır bir rol oynayacağıdır.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.