Afrin Operasyonu (3): Türkiye

Afrin Operasyonu (3): Türkiye
Afrin Operasyonu (3): Türkiye

Türkiye’nin Afrin’e operasyon düzenlenmesinde altı çizilmesi gereken iki nokta var. Birinci nokta, “güvenlik” ile alakalıdır. “Güvenlik” derken kasıt, mevcut bir güvenlik tehdidi değildir. Açık olduğu üzere Afrin’den Türkiye’ye dönük -böylesine bir operasyonu gerektirecek- bir tehlike olmadı. Ancak Türkiye’yi harekete geçiren somut bir güvenlik endişesinden ziyade tarihi bir güvenlik okumasıdır.

Bu okumanın temelini, Suriye’de iç savaş patlak verdikten sonra Esed’in cephe daraltma mantığıyla ülkenin kuzeyinden çekilmesi ve o bölgelerde hâkimiyeti PYD’nin ele geçirmesi oluşturuyor. PYD, buralarda üç kantondan ibaret bir yönetim sistemi kurdu. IŞİD karşısında zamanla ilerleyip kantonlar arasındaki sınırları da kaldırdı. Böylece Türkiye’nin Suriye sınırında boydan boya bir PYD egemenliği tesis edilmiş oldu.  

Türkiye bunu kendi güvenliğine yönelik büyük bir meydan okuma olarak değerlendirdi. Bilhassa çözüm sürecinin sona erdiği 2015’den sonra bu yapılanmaya karşı itirazlarını yükseltti. Daha önce eş başkanlarını Ankara’da misafir ettiği PYD’yi terörist örgüt olarak ilan etti. PKK ile PYD’nin aynı olduğunu belirtti ve oldukça uzun Suriye sınır hattının bütünüyle PKK kontrolünde olmasını bir “beka sorunu” olarak kodladı.

“Beka” söylemi

Suriye’de ortaya çıkan tablonun Türkiye için gerçek bir beka meselesine tekabül edip etmediği sorgulanabilir ve farklı kanaatler serdedilebilir. Lakin Türkiye’nin Suriye politikasına beka söylemi yön verdi. Türkiye önce Fırat Kalkanı Operasyonu ile bölgeye doğrudan müdahil oldu. Her ne kadar bu operasyon IŞİD’e karşı yapılsa da asıl gaye PYD kantonları arasındaki bağlantıyı kesmekti. Türkiye, bu operasyonla kantonların arasına girdi ve 2000 metrekare alan üzerinde -Özgür Suriye Ordusu ile birlikte- hâkim oldu. 

Afrin, bu siyasetin ikinci aşaması olarak görülebilir. Türkiye, Rusya ile mutabık kaldığı nispette, PYD’nin etkin olduğu sahaları daraltıp Suriye’de hem elini güçlendirmeyi ve hem de hududu kendisi için daha güvenli hale getirmeyi hesaplıyor. Eğer Afrin’de bu hesaplar tutarsa Türkiye bir sonraki hamle olarak Menbiç’e yönelecek.

Zannımca, günün sonunda Afrin’in Esed rejimine kalacağıdır. Tabii bunun, Türkiye ve ÖSO açısından hazmı zor bir durum olduğu düşünülebilir; Esed’i yıkma hedefiyle yola çıkılmışken Esed’e can suyu vermenin dayanılmaz çelişkisine işaret edilebilir. Ancak Türkiye, artık bunu birincil derecede önem arz eden bir sorun olarak görmüyor.

Tehdit sıralamasının değişimi

Çünkü altı yılı aşkın bir süredir devam eden iç savaşta dengeler ve ittifaklar radikal bir değişimden geçti. Sahada bulunan asil ve vekil güçlerin siyasetleri farklılaştı. Türkiye de bundan nasibini aldı. Savaşın başlangıcında Türkiye’nin temel hedefi, Esed’in devrilmesiydi. Silahlı muhalif gruplar bunun için desteklendi, askeri ve diplomatik bütün güç bunun için seferber edildi.

Fakat vakit geçtikçe Türkiye’nin Suriye’deki tehdit sıralaması da değişti. Daha önce sıralamanın ilk basamağında bulunan Esed gün geçtikçe daha alt basamaklara kaydırıldı. Bugün artık Türkiye için Suriye’deki birinci tehdit Esed değil, PYD veya SDG’dir. Bir başka ifadeyle, SDG’yi etkisiz eleman haline getirmek veya SDG’nin etki alanını sınırlandırmak Türkiye’nin Suriye’deki öncelikli amacına dönüşmüştür. Esed’in devrilmesi artık Türkiye’nin gündeminde bulunmuyor, bilakis Esed’in otoritesini tahkim etmesi Türkiye için arzuya şayan bir pozisyonu ifade ediyor.  

Başarı ihtiyacı

Afrin Operasyonu hakkında değinilmesi gereken ikinci nokta ise, iç siyasettir. Türkiye, 2019’da üç önemli seçim yapacak. İlkin yerel yönetimleri, ardından parlamentoyu ve cumhurbaşkanını seçmek için seçmenler sandığa gidecekler. AK Parti, cumhurbaşkanlığı sistemine tamamen geçmeyi sağlayacağı için çok büyük önem taşıyan bu seçimlere, MHP ile kurduğu ve “milli ve yerli” adını verdiği bir ittifakla ile girecek. Türkiye siyasetinde 1970’lerin ikinci yarısında kurulan “milliyetçi cephe hükümetleri”ni anımsatan bu ittifakın bir başarıya ihtiyacı var. Çok eleştirilen Suriye sahasında tabiri caizse ABD’ye posta koyarak ve Rusya’yı ikna ederek kazanılacak bir başarı, seçim terazisinde bu milliyetçi cephenin kefesinin ağırlığını artıran bir işlev görür.

Keza milliyetçilik paydasında buluşan bütün siyasi oluşumlar gibi bu milliyetçi cephenin siyaset dilinde de “beka sorunu” merkezi bir yer işgal ediyor. Nitekim beka kaygısıyla meşrulaştırılan Afrin Operasyonu sayesinde milliyetçi cephenin gereksinim duyduğu ruh halinin yaratıldığına, kitlelerin resmi söyleme razı edildiğine ve bu söylem etrafında harekete geçirildiklerine tanıklık ediyoruz.

Milliyetçi kabarış

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın operasyonun başladığı günden şu ana kadar süreci kendisi açısından gayet iyi idare ettiğini teslim etmek lazım. Siyaset arenasına bakıldığında HDP ve Saadet Partisi gibi istisnalar haricinde bütün politik aktörlerin kendilerini Erdoğan’ın söylem hattına çekmek mecburiyetinde hissettiklerini görmek mümkün. Ana-muhalefet partisi CHP de bu atmosferin mahkûmu; parti yöneticileri yükselen milliyetçilik nedeniyle ya gerçekte doğru bulmadıkları düşünceleri hararetle savunuyorlar ya da operasyona dönük bir-iki küçük eleştirilerini bile daha milliyetçi bir dil (mesela hükümetin önceleri PYD ile ilişkilerine yüklenerek) üzerinden kuruyorlar.

Dolayısıyla Erdoğan’ın Afrin’i iç siyaseti kurgulamada başarılı bir araç olarak kullandığı söylenebilir. Afrin’in siyasi bağlamda Erdoğan’a iki mühim getirisi oldu: Bir taraftan, AK Parti içinde uç vermeye başlayan hoşnutsuzlukların ve arayışların önüne geçti. Diğer taraftan da milliyetçiliği kabartarak rakiplerini kendi siyasi çizgisine getirdi. Öyle ki milliyetçilik, 2018’in Türkiye’sinde siyasetin ana damarı haline geldi.

Bir sonraki yazıda Afrin Operasyonunu ve Suriye’deki olası gelişmeleri Türkiye, ABD ve PYD/SDG arasındaki ilişkiler ekseninde değerlendirmeye çalışacağım. 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.