*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
İbrahim Halil Baran
Writer
Kürdistan’ın yengeçleri
Bilim adamları pirelerin farklı yüksekliklerde zıplayabildiğini görmüşler. Bir deneyle bu yeteneklerini kaybedip kaybedemeyeceklerini öğrenmek istemişler.
Bilim adamları pirelerin farklı yüksekliklerde zıplayabildiğini görmüşler. Bir deneyle bu yeteneklerini kaybedip kaybedemeyeceklerini öğrenmek istemişler. Neticede pireleri 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarak metal zemini ısıtmış ve pirelerin zıplamasını sağlamışlar. Sıcaktan rahatsız olan pireler, zıplayarak kaçmaya çalışmış fakat tavandaki cama çarparak düşmüşler. Zemin sıcak olduğundan tekrar zıplamış ve tekrar başlarını cama vurmuşlar. Defalarca aynı şeyi deneyen pireler sonunda zeminden 30 cm’den daha fazla zıplamamayı öğrenmişler. Deneyin ikinci aşamasında cam tavan kaldırılmış ve zemin tekrar ısıtılmış. Görülmüş ki tüm pireler eşit yükseklikte ve sadece 30 cm zıplamaktadırlar.
Feminist kuramın daha iyi anlaşılmasını sağlayan Cam Tavan (Glass Ceiling) kavramı bu deneyden alıyor ismini ve literatürde ‘Yasalara bakıldığında net bir engel olmamasına karşın, kadınların özellikle iş ve benzeri toplumsal hayatlarında sadece belli bir noktaya kadar yükselebilmesini, ataerkil yapılanmalar yüzünden belli bir kademeden ötesine ilerleyemeyişini’ simgeliyor.
Geçen yüzyılın başarısız deneyimleri Kürtleri de devlet kuramamak konusunda bir cam tavan sendromuna sahip kılmıştı ki uluslararası konjonktür onlara altın tepside bir fırsat sunarak Güney Kürdistan’da yarı-devletleşmenin önünü açtı. Yüzyıldan fazla bir zaman diliminde neredeyse kesintisiz olarak savaşan Kürtler dağlardan ovalara ve şehirlere indiler ve burada pek görkemli olmasa da hatırı sayılır bir yönetim ve ekonomik döngü kurabildiler. Görüldü ki bütün kusurlarına rağmen Kürtler de kendilerini yönetebiliyor, imkânsızlıktan sekteye uğrayan medeni yaşamlarını tekrar kurabiliyor ve kendileriyle birlikte yaşayan diğer toplumlara da adalet ve özgürlük kavramları etrafında bir hayat sunabiliyorlar.
Benzer bir süreç Güneybatı Kürdistan’da da yaşandı ve Suriye krizinin bir sonucu olarak Rojava’daki Kürtler, artık komşularının bütün tehditlerine rağmen hayatın olağan akışına dönmeye başlayarak burada bir yönetim kurdular. Yine bütün kusurlarına rağmen kısmî bir özgürlük alanı oluşturdular ve hızlı bir kalkınma programı geliştiriyorlar. Yakın zamanda ticaretten sanata, akademiden tarıma kadar birçok alanda Güneybatı Kürdistan’ın mutlak yükselişine tanıklık edecek ve kardeşlerimizle daha fazla gurur duyacağız.
İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad merkezli Kürdistan Cumhuriyeti’nin yıkılışından sonra içinde bulunduğumuz nesnel koşullar Kürtleri parçaya dayalı kurtuluş teorilerine yöneltti. Uzun zamandır da siyasetimiz bu minval üzerine yürüyor. Fakat su görünürse teyemmüm bozulurmuş. Bundan sonra özgür parçalar arasında sömürgecilerimizin çizdiği sınırlar ve zihnimize kurdukları karakollar ortadan kaldırılmalı, idareler farklı bile olsa Kürdistan’ın parçalı durumuna son verilmelidir. Mesela hiç değilse teknik meselelerden ötürü birleştirilemeyecek olan okul sistemleri yerine eğitim-öğretim müfredatı aynılaştırılmalıdır. Zira ancak böylece yüzyıl sonra Kobani ile Halepçe’nin ortak tarih, ortak coğrafya, ortak edebiyat ve dil bilinci ile birleşmesini sağlayabiliriz.
Dünyadaki konumları ne olursa olsun Kürdistan’ın parçaları birbirleriyle ortaklaşmak, birbirlerini yükseltmek ve birbirlerinin önünü açmak mecburiyetindedirler. Kürtlerin, geleceklerini siyasi hesaplara, partilerin çıkarlarına, lider kültlerine kurban etmeyi akıllarından çıkarmaları gerekiyor. Hele de parçaların geleceklerini belirleyen siyasi partilerin kendi iktidarları uğruna diğerine duydukları öfkeden ve kısmen de olsa başarıya ulaşmış olanları zor durumda bırakmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Yoksa bu, aslında toplumumuzu sarmaya başlamış olan Yengeç Sepeti Sendromu’nu milli bir karaktere dönüştürecektir.
Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında yakalanarak bir sepetin içerisine konulmuş ve kaçmaya çalışan yengeçleri görür. Sepetin üstü açıktır ve kapağı yoktur. Bu onu şaşırtır çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya neden sepetin üstünü kapatmadığını sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı kesinlikle kaçardı. Ancak sepetin içerisinde pek çok yengeç varsa kesinlikle kaçamazlar. Çünkü yengeçlerden biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar ve sepetin dibine çekerek engellerler. Neticede yengeçlerin tümü kaçamayacaklarına emin olurlar ve hepsi aynı kaderi yaşarlar” yanıtını alır.
Tek yengeç kapaksız sepetten rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış imkânsızlaşır. Çünkü yengeçler birbirini yukarı itmek yerine aşağı çekerler.
Yengeç Sepeti Sendromu’na ismini veren hikâye Filipinler’de yaşanmış ama bu aralar sendromun kendisi Kürdistan’da yaşanıyor. Kıssadan hisse almak gerekir