Türkiye neden Rojava’yı işgal edemez?

Dört parçasıyla Kürdistan, OBOR’un İran üzerinden Akdeniz ve Avrupa’ya çıkış yollarının tam üzerinde duruyor. Kürdistan’ın birkaç yüzyıldır devam eden bedbahtlığını kökten değiştirecek gelişme tam da bu yol üzerindeki tarihsel, sosyal ve siyasal varlığı sebebiyle gerçekleşiyor. Güneybatı Kürdistan (Rojava) özelinde tüm Kürdistan, yeni bir uluslararası düzenlemenin ve mühendisliğinin konusudur artık ve Kürdistan’a yeni bir kader biçilmektedir.

Türkiye neden Rojava’yı işgal edemez?
Türkiye neden Rojava’yı işgal edemez?

Birinci Dünya Savaşı ve ardından açık bir şekilde yapılan sözleşmeler, Osmanlı’nın pay edilişini ve uzun zamandır perde arkasında kurulmuş olan yeni düzenin biçimini deklare etti. Dünyanın en büyük dört imparatorluğunun tarihe karıştığı bu savaşın neticesinde Almanlar ve onlarla işbirliği yapanlar kesin bir yenilgiye uğradı.

İngilizler, Osmanlı’yı küçük bir toprak parçasına hapsederken kendisi için siyasi ve ekonomik bir tehdit olmaya başlayan Almanları çökertmeyi ve Ortadoğu’ya inmek isteyen müttefik Rusları da bir süreliğine bölgeden uzak tutmayı başardı. Rusya’nın daha 1690’dan itibaren stratejik hedef haline getirdiği sıcak denizlere inme girişimi, 1917 Ekim Devrimi’yle zaten sekteye uğramıştı ve büyük ihtimalle bu operasyonun arkasında da Rusları savaş ganimetlerinden paysız bırakmak isteyen İngilizler vardı.  

Britanya, Uzak Asya’daki sömürgelerini korumak, Hindistan Ticaret Yolu’nu açık tutmak ve Rusların güneye inmesini engellemek üzere, Ruslar ve sıcak denizler arasına tampon bölgeler olarak daha önce tarihte bu adlarla hiç olmamış Türkiye, İran ve Afganistan’ı yeni devletler olarak konumlandırdı.

Dünya siyasi tarihine The Great Game olarak geçen deyim, Ruslar ve İngilizlerin Asya üzerindeki strateji oyununun bir ifadesi olmak üzere ortaya çıktı. Neticede İngilizler dünya savaşının sonunda Yunanistan’dan, günümüzde Pakistan ve Bangladeş de dâhil olmak üzere o günkü sınırlarıyla Hindistan’a kadar kesintisiz ve geçilmez bir koridor oluşturdu. Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılması, Keşmir Sorunu, Türkiye’de Komünizmle mücadele, Rusların Afganistan işgali ve hatta ikinci dünya savaşının birçok sebebinin temelinde bu enerji koridorları ve sıcak denizler meselesi yatar.

Türklerin milli kurtuluş ezberlerini ve hamasetle kaplı palavralarını bir tarafa bırakırsak Sykes-Picot, Sevr, Montrö, Lozan ve diğer uluslararası antlaşmalarda görülen, Türkiye’nin de bu güvenlik kemerinin bir parçası olarak kurgulandığıdır. Türkiye, Karadeniz’de, boğazlarda ve Kürdistan’da bir tür emanetçidir. Öyle ki 1942-1946 arası yıllarda Türkiye’de başbakanlık yapan Şükrü Saracoğlu, kendisine Kürt illerine neden yatırım yapılmadığı sorulduğunda, “İlerde ne olacağı belli olmayan topraklara niye yatırım yapalım” diyerek meseleyi biz Kürdistanlılar açısından kısmen de olsa açığa kavuşturmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel hegemonya olarak İngiltere’nin yerine geçen ABD kendi oyununu kurduğunda, Türkiye’nin de aynı role devam etmesini uygun gördü. NATO üyeliği ile yine bir tampon bölge haline getirilen ülkede ancak herhangi bir saldırıya karşı 72 saat mukavemet gösterebileceği kadar silahlı bir güce sahip olmasına izin verildi.

ABD’NİN YENİ RAKİBİ

Soğuk Savaş’ın etkileriyle SSCB’nin sisteminin iflas etmesi üzerine ABD, dünyanın tek hükümran gücü haline geldi. Rusya artık düşman bile olsa ABD’ye rakip olacak özelliklerde olmadığı gibi Glasnost / Perestroyka dönemi onu ABD karşısında öteki kutup olmaktan çıkarıp ABD’nin başını çektiği mevcut düzenin bir parçası haline getirdi.

SSCB’nin düşüşü sonrası ortaya çıkan tek kutuplu dünya döneminin pek uzun olmayacağı Çin’in kaydettiği muazzam ekonomik ilerleme ve yayılmacı ticaret ağını örmesiyle görüldü. Dahası böyle giderse 21. Yüzyıl medeniyet aksının Pasifik’e kayacağına şahitlik edeceğiz. Karşımızda ABD’nin hükümranlık tahtına alternatif olmaya aday bir Çin varken diğer tarafta Çin’in ilerleyişini durdurmak veya hiç değilse yavaşlatmak adına bu yüzyılın The Great Game stratejisini organize etmek zorundalığına sahip bir ABD vardır.

ABD, Çin’in beslendiği enerji kaynaklarının kontrolü ve tarihi İpek ve Baharat yollarının modern bir versiyonu olan olan Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (OBOR - One Belt One Road) projelerinin engellenmesi amacıyla mesela Ortadoğu özelinde BOP dâhil olmak üzere büyük bir hibrit savaş projesini organize etmektedir. Körfez Savaşı ile başlayan süreç Arap Baharı ile devam ettirildi ve neticede birçok Arap ülkesi yeni duruma uygun hale getirildi.

Şu an devam etmekte olan ve biz Kürtleri de yakından ilgilendiren Suriye Savaşı ise projenin can alıcı noktalarından biri. Zira savaşın asıl nedenlerinden biri ABD’nin, OBOR projesinin Akdeniz’e ve Avrupa’ya açılan kara yollarını kontrol altına almak istemesidir. Suriye’deki savaş çalkantısının dinginleşmeye başladığı günlerde Basra ve Umman Körfezleri’nde İran ile ABD-İngiltere arasında başlayan gerginlikler de OBOR’un deniz yollarıyla ilgili kısmının bir yansımasıdır. Dolayısı ile İran’ın vekâlet savaşlarının ve direnişinin arkasındaki motivasyon salt molla rejiminin geleceği değil öteden beri zorunlu müttefik olduğu Çin ve bu projede İran’ın kapladığı konumla ilgilidir.

KÜRDİSTAN: JEOPOLİTİK ANAHTAR

Dört parçasıyla Kürdistan, OBOR’un İran üzerinden Akdeniz ve Avrupa’ya çıkış yollarının tam üzerinde duruyor. Kürdistan’ın birkaç yüzyıldır devam eden bedbahtlığını kökten değiştirecek gelişme tam da bu yol üzerindeki tarihsel, sosyal ve siyasal varlığı sebebiyle gerçekleşiyor. Güneybatı Kürdistan (Rojava) özelinde tüm Kürdistan, yeni bir uluslararası düzenlemenin ve mühendisliğinin konusudur artık ve Kürdistan’a yeni bir kader biçilmektedir. Bu kaderin “Fırat’ın doğusu”na yığılan yüzlerce tırlık silahla kesinlikle çok yakın bir alakasının olduğunu belirtmeye bile gerek yok.

Bir süredir Türkiye’nin Güneybatı Kürdistan’a dair tehditler savurduğuna şaşırarak şahitlik ediyorum. Zira Türkiye’nin BOP’taki eşbaşkanlardan biri olduğu ülkenin en yüksek makamında bulunan şahıs tarafından birkaç yıl önce dillendirilmişti. Türkiye’nin tarihsel rolü sebebiyle ABD’yle ters düşemeyeceğini, çünkü Türkiye’nin her şeyiyle Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne bağlı bir ülke olduğunu biliyoruz. Ne var ki Türkiye, Kürdistan’ın jeopolitik öneminin arttığının farkında ve gelişmelerin kendi “Beka Sorunu”nu ortaya çıkaracağını çok iyi biliyor. Türkiye yönetiminde baş gösteren Atlantikçiler ve Avrasyacılar arasındaki sorun da tam olarak bu meseleyle ilgili fikir ayrılıklarına dayanıyor ve yanlış bir adım Türkiye’nin komşu devletler gibi yıkılma sürecini hızlandıracağı söyleniyor.

Türkiye, Suriye’ye müdahale ederek proje içinde daha fazla söz sahibi olmak istiyor. Güneybatı Kürdistan’ı işgal hayali veya en azından Kürtlerle ilgili gelişmeleri kendi kontrolüne almak düşüncesi onun için politik bir zorunluluk olmuş durumda. Zira Ruslar önünde tampon bölge olma ayrıcalıklarının artık fonksiyonel olmadığı çok açık bir şekilde ortada. Türkiye ilerde muhtemelen daha açık görünecek olan ABD-Rusya’nın Çin’e karşı ittifak konusu ile birlikte boğazların korunması meselesinin denkleme gireceğini çok iyi biliyor ve kaybedeceği bu ayrıcalığın yerine başka bir alanda tarafları kendi gerekliliğine ikna etmek zorunda.

Fakat görünen o ki büyük güçler, Türkiye’nin blöflerine ve oyuna daha iyi bir yerden girmek isteyen bu haşarı oyuncuya pek güvenmiyorlar. Suriye’deki savaşı takip edenler, Türkler ile Kürtlerin ittifak yapmalarına birileri tarafından izin verilmediğinin farkındadırlar. Kürtlerin bağımsızlık ruhuna tuz ruhu döken Eşme Ruhu’nun nasıl piyasaya sürüldüğünü ve fakat başarılı olamadığını, sonrasında da çok kolay bir şekilde kaybolduğuna hepimiz tanık olduk.

Anlaşılmalı ki Türkler bu projeden kasti olarak uzak tutulmuşlardır ve her zaman da uzak tutulacaklardır. Çünkü medeni dünya nezdinde sabıkaları çok kabarıktır ve affedilecek gibi de değildir. Ayrıca artık onların alternatifi olarak tarih sahnesine alınacak olan Kürtler, özgürlüklerine aç ve Batı ile çalışmaya daha çok uygundurlar. Türkiye’de katı İslamcılık, fundamentalizm ve yabancı düşmanlığı hızla ilerlerken Kürtler seküler tutumlarını korumaya ve bu haliyle bile Ortadoğu’da umut olmaya devam ediyorlar. Yani emanet el değiştirecek ve asıl sahiplerine iade edilecektir.

Bu yüzden Kürtlerin kendilerine hala Kürt sorunu, çözüm süreci ve benzeri projelerle, hele de din masalıyla yaklaşacak olanlara karşı açıkça, birkaç ayrı devlet halinde bile olsa, kendi devletlerinin kurulmasının jeopolitik bir determinizm olduğunu söylemesi gerekmektedir. Tam da bu noktada “Kürtlerin başka bir devlete ihtiyacı yok” diyenlerin Türkiye’nin bütün bu çerçevede Kürtleri bir yüzyıl daha devletsiz bırakma arzusuna hizmet ettiklerini belirtmek gerekir. Kürtlerin kendi devletlerine ihtiyacı vardır ve bu kaçınılmaz olandır. 

Güneybatı Kürdistan’ın jeopolitik analizi bize Türkiye’nin böyle bir işgale girişemeyeceğini gösteriyor. Türkiye’nin -belki sus payı olarak- sınırlı veya geçici bir şekilde Güneybatı Kürdistan’a müdahalesi haricinde, zaten defakto bir şekilde “no-fly zone” olan Fırat’ın doğusunu işgali imkânsızdır. (Afrin meselesini bu minvalde değerlendirmek yanlış olur zira Afrin’de taraflar neredeyse tek kurşun dahi atmamış, bir savaş olmamış ve şehir ABD’nin rızasıyla teslim edilmiştir. Bu durum bize Güneybatı Kürdistan’da iki farklı bölge politiğinin olduğu bilgisini sunmaktadır.) 

Uzunluğu ve derinliği kaç kilometre olursa olsun Türkiye’nin zorla da olsa içinde yer alacağı güvenli bölge seçenekleri tıpkı Körfez Savaşı sonrası, Türkiye’nin de içinde yer aldığı Çekiç Güç Harekatı’nda (Operation Provide Comfort) olduğu gibi Kürtlerin devletleşmesine giden yolu hızlandıracaktır. Kürtlerin, Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin koalisyon güçleriyle ortak hareket etmesine dair o günkü çekinceleri ile şimdiki korkuları kesinlikle aynı ve değişmeyen tek şey şu: Kürtler birlikte hareket etmeli ve bağımsız bir devlet kurmaya dair düşüncelerinden kesinlikle taviz vermemeli.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.