Irak’ı kurtarmak ya da Süleymani suikastı

Kral Faysal’ın Irak’ın yapaylığına dair söylediği “Irak’taki tek Iraklı benim” sözü, bütün bir ülke tarihinin de özeti gibidir zira Faysal’ın kendisi de Iraklı değildi. Mekke’de doğmuş, hayatı boyunca görmediği Irak’a kral olarak gönderilmeden önce Suriye krallığı yapmıştı

Irak’ı kurtarmak ya da Süleymani suikastı
Irak’ı kurtarmak ya da Süleymani suikastı

Kral Faysal’ın Irak’ın yapaylığına dair söylediği “Irak’taki tek Iraklı benim” sözü, bütün bir ülke tarihinin de özeti gibidir zira Faysal’ın kendisi de Iraklı değildi. Mekke’de doğmuş, hayatı boyunca görmediği Irak’a kral olarak gönderilmeden önce Suriye krallığı yapmıştı. Bu söz, bugünlerde Bağdat’ta olup bitenlerin anlaşılmasını sağlayacak bir anahtar gibidir; çünkü gerçekte Irak yoktur ve hiç olmamıştır.

Şii Araplar, Sünni Araplar, Kürtler ve geriye kalan etnik yahut dinsel azınlıkların hiçbiri Iraklı üst kimliğinde diğeriyle yaşamayı özümsemedi. Bağdat’ın çoğu zaman gücünün zirvesine ulaşan totaliter yönetimleri bile ülkeyi cehenneme çevirmek pahasına Irak’ı bir arada tutmayı başaramadılar ve Britanya’nın yüzyıllık icbarı artık tarihin çöplüğüne doğru sürülmeyi bekliyor. 

Körfez Savaşları’nın sonunda daha da belirginleşen ve hakikatte asli olan üç parçalı durum, bugün Irak’ın kaderinin nereye savrulacağına dair bir perspektif de sunuyor. Tarihsel ve sosyolojik açıdan her zaman İran’ın etkisinde olan Bağdat, Saddam’ın halefleri olan Nuri Maliki ve Haydar Abadi’nin kurduğu hükümetler döneminde sadece İran’ın müdahalesine açık hale gelmekle kalmadı, neredeyse Tahran’dan yönetilmeye başlandı. Kısmen bağımsızlığını koruyan Başbakan Adil Abdulmehdi ise 30 Kasım 2019’da Tahran’ın girişimleri ile Şii Sadr ve El Bina Fraksiyonları nedeniyle görevini bırakmak zorunda kaldı. Saddam’ın idamı ile birlikte hâkimiyet kaybına uğrayan Sünniler bir gelecek arayışındayken Kürtler, Bağımsızlık Referandumu ve ardından kaybettikleri Kerkük’ün yarattığı şoku yeni hükümet işbaşı yapmasına rağmen üstünden atabilmiş değil.

İki aydır devam eden Bağdat olaylarına kadar ABD’nin Irak’ın bütünlüğünü korumak gibi kesinleşmiş bir anlayışı vardı. Öyle ki ülkenin İran’ın egemenliğine tamamen girmesini Kürt faktörüyle engelleyebiliyorlardı. Oysa ABD’ye Bağdat’ta yapılan saldırılar; Suriye Krizi ve Washington’daki siyasi dönüşümler sebebiyle bir süredir Irak’ı ihmal eden Amerikalılara, bu durumun çoktan ortadan kalkmış olduğunu gösterdi. Artık Bağdat, Tahran’ındır; Sünniler iradesizdir ve Kürdistan, Irak değildir.

İRAN’IN KOLLARINI KESMEK

ABD’nin yarattığı boşluk ve IŞİD’in ortaya çıkmasıyla başlayan çalkantıyı iyi değerlendiren İran, alanını genişletmekle kalmadı, uzundur İran’a beklenen operasyonu da kendi sınırlarından uzaklaştırmayı başardı. Böylece İran, kendisine zaman kazandıran ve müzmin olarak sonuçsuz kalan müzakere masasına her seferinde çok daha güçlü oturdu.

Şüphesiz bu durumun mimarı Kasım Süleymani’ydi. O, devrim kuşağından büyük bir İran milliyetçisiydi ve benzerlerinden devrim ihracı yerine devrimi İran merkezini koruması için kullanan biri olarak ayrılıyordu. İran’ın savunma hattını Şii hilalinin çevresine kurmayı amaçlayan proksist yayılmacılığın sadece ideoloğu olarak değil, cephe cephe koşturan bir görev adamı olarak arzı endam ediyordu.

Irak-İran savaşından bu yana dikkat çeken Süleymani; Lübnan, Suriye, Yemen, Irak ve daha birçok yerde ABD ve müttefiklerine karşı faaliyet yürüttü. Irak’ta Haşdi Şabi’yi kurdu; daha önce oluşturduğu Afganistan’daki Fatımiyyun ve Pakistan’daki Zeynebiyyun milislerini Suriye’ye kaydırarak koalisyon askerlerini hedef alan girişimlerde bulundu. Öte yandan Yemen’de Husiler ve Lübnan’da Hizbullah üzerinden ABD’nin müttefiklerine karşı vekâlet savaşları açtı. Suudi Arabistan’daki Aramco saldırısı bardağı taşıran son damla olarak İran asimetrik savaşının beyni olan Süleymani’yi hedefe oturtmuştu. Neticede Kasım Süleymani ve ilerde halefi olabilecek yegâne isim Ebu Mehdi Mühendis, ABD tarafından Bağdat havaalanında etkisiz hale getirildi ve İran’ın Ortadoğu’daki iki kolu aynı anda kesilmiş oldu.

Her ne kadar Süleymani suikastının ardından İranlı yetkililer ABD’yi tehdit eden açıklamalarla Irak’a kartondan birkaç füze fırlatmış olsalar da bu meselede tansiyonun düşük tutulacağı ilk günden belliydi. Zaten ABD’nin ekonomik ambargoları ve ülkedeki sivil gösteriler sebebiyle zor bir zamandan geçen İran, ABD’nin sert askeri müdahalelerini kaldırmayı göze alamazdı. Hatta Süleymani suikastının İran’ı rahatlatıcı ve politik değişikliğe gitmesini kolaylaştırıcı etkisinden bile bahsedilebilir.

Mollaların geri adım atmaması durumunda bile İran’ın gerçekte ABD’nin bu büyük hamlesine karşı bir saldırı yapabileceğini sanmıyorum. Mahdut kimi saldırılardan sonra yine geleneksel siyasetleri gereği doğrudan savaş yerine, proksiler üzerinden tasallutlarda bulunacak ve kırk yıllık ezberlerini tekrar ederek özellikle İsrail’i hedefe koyacaklardır. Zira İsrail ve Yahudilere düşmanlık, İran’ın kendi ideolojisine konum ve meşruiyet kazandırmasının yegâne yolu olarak her zaman iş yapabilir.

İRAN YOKTUR ÇİN VARDIR

Irak ile başlayarak Mısır, Tunus ve Libya’da Arap Baharı ile karşımıza çıkan ve Suriye’de iç savaşa dönen süreç; aslında 20. yüzyıl başlarında İngiltere’nin bölge siyaseti gereği kurulan devletlerin, 21. yüzyıl Pax Americana’sının Çin ile olan rekabeti için dönüşümlere uğratılması gereken devletlerin varlığı anlamına geliyor.

ABD’nin Çin’in çevrelenmesi stratejisinde başvurduğu yöntem, İran’ın ve onun Irak ile Şii hilalindeki etkisinin kırılması veya hiç değilse kendisinden yararlanılamayacak derecede karışık halde tutulmasına dairdir. ABD aynı stratejiyi Sovyetlerin önünü kesmek amacıyla Afganistan’da uygulamıştı ve neticede de başarılı oldu. Bugün bile Afganistan herhangi bir tarafın eline geçmediği gibi karışıklıktan kurtulabilmiş de değil. Hâsılı ABD’nin İran’la olan sürtüşmesi Humeyni’den bu yana devam eden ABD-İran gerginliği gibi görünse de kanımca 2013’ten bu yana Güney ve Doğu Çin Denizleri, Tayvan, Kuzey Kore, Şincan ve Hong Kong üzerinden Çin’le vukuu bulan daha büyük gerilmenin son halkasıdır. Açıkça söylenmelidir ki bölgesel bir eylem gibi görünse de Süleymani suikastı ABD’nin tüm dış politika eylemlerinin bir devamı niteliğindedir.

KÜRDİSTAN HAZIR MI?

ABD’nin Ortadoğu politikalarının ve uzun vadeli planlamalarının bir vadeye endekslenmiş göz yummalara rağmen bir süreklilik arz ettiği ortada. Trump hıçkırığı yahut Trump parantezi de diyebileceğimiz veya diğer belli çekinceler yüzünden bazen göz ardı ve ihmal edildiğini düşündüğümüz Kürtlerin durumu da bunu özetliyor. Kobani, Kerkük, Afrin ve Serêkaniyê’de olduğu gibi dönemine göre İŞİD, Haşdi Şabi, Araplar ve Türklere yakılan yeşil ışıkların temel stratejide kırmızıçizgilere dönüşeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Zira jeopolitik deterministtir; yani kaderdir.

Bugün Doğu-Batı hattının en önemli noktasında bulunan ve kaçınılmaz bir coğrafik kadere sahip olan Kürdistan, tüm parçaları ile en azından ABD tarafından himaye edilmesi gereken bir jeopolitik haline gelmiştir. Kürtlerin yeniden tarih sahnesine çıkışı da ancak bu jeopolitiğin farkındalığı ile olur.

Bu suikast ve ardından yaşanacak gelişmeler Kürdistan’ın Irak sınırları içindeki önemini bir daha ortaya koyacağa benziyor. Irak Parlamentosu’nun yabancı güçlerin ülkeden çıkarılmasına dair yasa tasarını onaylamasıyla süreç içinde sadece askerlerin değil, büyükelçiliklerin ve yabancı misyonların da Kürdistan’ın başkenti Erbil’e taşınacağı söyleniyor. Bu aynı zamanda bağımsız bir devletin başkentinin altyapı çalışmalarının başladığı anlamına gelir. Kısa vadede Kürdistan’a direkt bir bölgesel rol düşeceği ve Irak’taki diğer unsurlar karşısında güçlendirileceğini, böylesi jeopolitik önemlere sahip bir alanın tek ordu gibi somut adımlardan başlanarak hızlıca re-organize edileceğini belirtmek gerekir. Dahası Rojava ve Başur’un konfederatif veya benzeri bir siyasi biçimle birleştirileceği veya en azından aradaki sınırın görünmez kılınacağı bir yapılanmaya gidilmesi, Rojhilat ile Bakur’un bu aks üzerinden etkileneceği bir durumun ortaya çıkarılması da kaçınılmazdır. Uluslararası güçlerin Kürtleri, kendileri için güvenli bir alan oluşturmaları bakımından zorlayacaklarını kestirmek güç değil. Bu suikastla ortaya bir daha çıkan şey, ABD politikaları bakımından Kürtlerin ve Kürdistan’ın hiçbir şekilde satılamayacağı veya göz ardı edilemeyeceğidir. Bu, içinde yaşadığımız yüzyıl içinde ABD ve Çin arasındaki rekabet sürdükçe kendini yenileyen bir durum olacaktır.

Irak’ın belirsiz bir müddet daha suni teneffüs ile bile olsa yaşatılacağı aşikâr. Çünkü İran eğer mevcut konumunu korur veya herhangi uluslararası operasyona uğramazsa, Irak’ın parçalanması her halükarda İran’ın yayılmacı politikasına da hizmet edecektir. Böylesi bir durumun uzun vadede Şii nüfusa sahip körfez ülkelerinde yaratacağı etki, ABD’nin Şii Hilali’nde henüz muhatap olmak istemeyeceği yeni bir sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkacaktır.

Kimsenin Irak’taki Sünnilere ve Kürtlere bir gönül borcunun olmadığını hatırlatarak söyleyebilirim ki Irak’ın bir süre daha karışık ve kendisinden yararlanılamaz halde tutulması, ABD’nin gelecekteki planlarına daha uygun düşecektir. Fakat bu, bölgedeki enerji kaynakları ve onların lojistik koridorları açısından sürdürülebilir değildir. Bu yüzden Bağdat, artık siyasi bir mevtadır ve Irak artık tüm fay hatları ortaya çıkarılmış ve deprem olmasa dahi yıkılacak bir ülkedir. Irak parçalanacak ve daha küçük, kontrol edilebilir aşiret-şehir devletlerine ayrılacaktır; Kürtler sadece Güney Kürdistan’ı değil, diğer parçaları da etkileyecek bu durum için hazırlanmalıdır.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.