İbrahim Halil Baran
Writer
Şivan Perwer’i savunmak
Yaşadığımız büyük yıkım, derin bir tutkuyla arzuladığımız aydınlanma ve hakikatin hiçe sayıldığını görmekten kaynaklanıyor. Çünkü karanlıktayız.
Yaşadığımız büyük yıkım, derin bir tutkuyla arzuladığımız aydınlanma ve hakikatin hiçe sayıldığını görmekten kaynaklanıyor. Çünkü karanlıktayız. “Düşünüyorum o halde varım”dan “inanıyorum o halde haklıyım”a doğru evirilen bilincimiz sonsuz bir tahammülsüzlük haliyle etrafımızda bir manipülasyon ağı örgütleyip duruyor. Bu, hayalini kurduğumuz şey değildi. Hem de hiç.
Birkaç gün önce Şivan Perwer’in, bir televizyon kanalında mülakatı yayınlandı. Perwer, “Öcalan sizin için ne ifade ediyor?” sorusuna önceki başkaldırılar ve liderleri hakkında bilgilerle de donattığı bir cevap verdi. Kabaca Perwer; önceki devirlerde Kürtlerde toplumsal liderlerin şeyh, seyit, kadı gibi dinsel sıfatlarla yahut ailesel bağlarıyla ortaya çıktıklarını, Qasimlo ve Öcalan’ın bu formların dışında olduğunu, özellikle Marksist düşüncenin etkisiyle aşiretsiz bir halk çocuğunun siyaset bilgisiyle Kürdistan siyasetinde etkin olduğunu söyledi. Perwer, Mustafa Kemal’in de Türkiye’de asimilasyoncu bir politika geliştirdiğini ve Türkler arasında feodalizme son verdiğini, şeyhlik, beylik ve ağalık kurumlarını kaldırarak bunun yerine bir ulus kimliği koyduğunu belirtti. Bu anlattıkları tarihsel vakıa yani realite iken Perwer, üç yerde kendi düşüncelerini de cevaba ekledi. Perwer’e göre Öcalan iyi felsefe ve politika biliyormuş; Öcalan, Türkiye ve Ortadoğu’ya hapsolduğu için zayıf kalmış fakat Amerika ve Avrupa’yı görmüş olsa daha ileri bir düşünceye sahip olacakmış ve Öcalan gibi bir halk çocuğunun Ortadoğu şartlarında başarıya ulaşması mümkün değilmiş.
Bu düşüncelerinin yer aldığı video sosyal medya üzerinden dağıldı ve Perwer’in bu sözlerle Şeyh Said ve diğer Kürt liderlerine hakaret ettiği iddia edildi. 5 günde 90 binden fazla tweet atıldı, Facebook’ta hakaret ve küfürlerle ömrünü Kürdistan mücadelesine adamış bir sanatçı hain, kendini bilmez, düzenbaz, çıkarcı, çirkin, paragöz ve sair sıfatlarla mahkûm edildi. Neticede Şeyh Said ailesinden Kasım Fırat, Bedirxan ailesinden Sinemxan ve Qazî Mihemed’in ailesinden de oğul Elî Qazî, Şivan Perwer’i protesto ettiklerini beyan ettikleri açıklamalar yayınladılar.
İlginç bir şekilde, yapılan açıklamalar birbiriyle sadece protesto olmaları hasebiyle örtüşüyor ama kimse aslında neye kızıldığını doğru dürüst tarif edemiyordu. Örneğin Kasım Fırat’ın aile adına yaptığı açıklamada Perwer’in dedelerini küçümsediği belirtilmiş ve onu “toplumda kabul görmeyen bir sınıftan gelen, sadece din ve aşiret prensipleri doğrultusunda hareket eden bir şahsiyet olarak tarif etmesi”ne küsülmüştü fakat Perwer’in ne böyle küçümseyici bir üslubu vardı ne de böyle bir tarifi. Hatta Perwer’in tarifi tam olarak bunun tersi şeklindeydi ve Şeyh Said ve diğerlerini toplumda kabul gören bir sınıftan geldikleri için avantajlı kabul ediyordu. Sinemxan’ın açıklamasında da Perwer’in söyledikleri edepsizlik olarak görülmüş ama Prenses’in tam olarak neye karşı böyle bir açıklama yapma gereği duyduğu anlaşılmıyordu. Elî Qazî’nin yazılı açıklamasında da Perwer’in Kürt tarihi şahsiyetleriyle dalga geçtiği iddia ediliyordu.
Linç ısrarla büyütülünce neticede Perwer’in herhangi kötü bir şey söylediği düşüncesi yaygın bir kanaat haline geldi. Bir dilci olarak Güney Kürdistan’daki dil kaosuna kafayı yorduğum bugünlerde Şivan’ın ne dediğini anlamadığımı düşünerek videosunu defalarca izledim. Ne var ki Perwer’in Türkiye ziyareti sebebiyle ona karşı kırgınlığıma rağmen ona çatacak herhangi şey bulamadım. Perwer’in düşüncelerine katılıp katılmamaktan öte burada onun ifade özgürlüğüne karşı yapılan saldırıyla ilgiliyim.
Şivan Perwer, uzun aradan sonra Türkiye’nin Rojava’ya yönelik işgal girişimi sırasında yaptığı açıklamalarla tekrar gündem olmuş ve PKK çevresi ile yıllardır süren çatışmasına son vererek aradaki buzları eritmişti. Bir süre sonra da Mesud Barzani’ye yaptığı ziyarette çekilmiş bir fotoğrafta görülünce, politik olarak artık onu denetiminde görmeyen ve aynı zamanda Güney Kürdistan’daki ilişkileri kendi kontrolünde tutmak isteyen bir kesimin de şimşeklerini üzerine çekmişti. Aynı şey daha önce de PKK çevresi tarafından Perwer’e karşı yapılmış ve neticede bir Newroz kutlamasında sazı elinden alınarak kırılmıştı. O gün Perwer’i savunanlar bugün ona yumruk sallarken, o gün sazını kıranlar sırf mevzubahis diyalogda kendi liderlerinin bir özelliğinden iyi bahsediliyor diye Perwer’i savunuyorlar.
Görülen o ki temelde olan şey, kendisini karşı tarafta konumlayan cemaatlerin ona karşı tepkisini bir toplumsal linçe dönüştürmesinden başka bir şey değil. Öyle ki birey olamayanlar, kendi mahallelerine yöneldiğini sandığı bir düşünce karşısında, kendi takipçilerinin duygularını manipüle edebilen aktif elitler aracılığıyla bir tezviratı yaygın hale getirebiliyorlar.
Linç kültürü, aslında hedefe medenilerin konuşma özgürlüğünü koyar ve ifadeye yapılan saldırıyı toplumsal bir kabul haline getirir. Linç nasıl ki bireyleri öfkeyle bilenmiş nesnelere çeviriyorsa, saldırı sıradanlaştığında toplum da bir güruha dönüşüyor ve bu bilinçsiz kitle, kendinden farklı olanı cezalandırmaya çalışıyor. Bu, geleneksel ve otoriter topluluklarda sadece totaliterciliğin güçlenmesine zemin hazırlar. Bunun kendisi çok tehlikelidir çünkü inananların gücü, hakikatin gücünün üstüne çıkmakta ve aslolanı baskılamaktadır. Baskılanan hakikat, linç korkusuyla sağlanan bir sulh ortamı ortaya çıkarırken kazanan şey politik bir yok etme arzusundan başka bir şey değildir.
Dijital teknolojiler her bireye sesini duyurmada eşit imkânlar sunduğu için demokratikleşmeye katkı sağlarlar. Basılı medyanın ticaret yahut siyaset sınıfının denetimine geçmesi, düşüncenin ifade edildiği kamusal bir alanı yeniden feodalleştirmişti ve sosyal medya bu tekili kırmanın bir mecrası olarak görülüyordu. Linç kültürünün buraya sıçraması, şahsi yargıların, duyguların, inançların ve dijital alanlarda üretilen algının nesnel hakikatlerden çok daha güçlü bir şekilde etkili olmasına dayanıyor. Kamuoyunu şekillendirenler, gerçeklerden çok daha güçlü. Buna itiraz edilmezse dijital devrimin yarattığı yapısal değişim de otoriter olanın kendisini yeniden tahkim etmesine, özgürleşme iddialarının ve ifade etme hürriyetinin baskılanmasına hizmet edecek hale getirilecektir. Oysa biz Kürtlerin bağımsız tartışma alanlarına, özgürce bir ifadeye, en saçma fikirlerin bile tartışılarak elendiği yahut benimsendiği bir toplumsal kavrayışa ihtiyacı vardır; linçe değil. Çünkü hiçbir fikir kusursuz değildir. Hiçbir fikir kendi başına hakikati anlatmaya ve kurtuluşa yetmez.
Bir fikir, kamusal işleri ilgilendiren kararları etkilemeye, denetlemeye veya yönlendirmeye çalıştığı andan itibaren politik bir şeydir. Bu yüzden Kürdistan’ın çiçeği ve böceğini düşünmek bile kendi başına politik bir eylemdir. Kürdistan’da düşünmek politiktir ve onu ifade etmek gerekliyken düşünceyi engellemek ise kötülüktür. Fakat diğer taraftan kamusal alanı yönlendirmek sanatçıların üstüne vazife değildir. Bunu yapanların çokluğu bu konudaki kanaatimizi çarpıtsa da sanatçının aslında böyle bir işlevi yoktur. Bir marangozun marangoz olarak bir düşüncenin piyasalardaki hâkimiyetine katkısı ne ise bir müzik sanatçısının da odur. Bir marangoz bir düşüncenin korunması için sopa üretebileceği gibi bir müzisyen de propagandif müzik üretebilir. Bu sanatçıların fikirlerini beyan etmesi onların kendilerine değil temelde bizim düşünce dünyamıza yaptıkları katkılardır. İhtiyaç duyan alır, duymayan ise es geçer. Şivan’ın durumu da budur.
Dijital çağın zorbaları artık toprağı, üstündekileri ve iradelerini bir kişinin, bir zümrenin malı olarak görenler değil bireyleri belli bir düşüncenin malı veya kendi öfkelerinin hedefi olarak görenlerdir. Bu zorbalığa dur denilmeli ve Şivan Perwer dahil her Kürdistanlının düşüncesi ne olursa olsun ifade özgürlüğü savunulmalıdır.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.