Irak, silah ile yatırım arasındaki yol ayrımında

Irak, silah ile yatırım arasındaki yol ayrımında
Irak, silah ile yatırım arasındaki yol ayrımında

Kurdistan24 Washington Büro Şefi Rahim Reşidi, tanınmış Amerikan gazetesi The Washington Times’ta yayımlanan makalesinde, enerji rekabeti ve devlet egemenliği çağında Irak’ın geleceğine dair boyutları ve karşı karşıya olduğu stratejik sınamaları ele aldı.

“Irak, Silah ile Yatırım Arasındaki Yol Ayrımında” başlıklı analizde; Irak’ın 2003 sonrası dönemin en kritik ve kader belirleyici sınavlarından biriyle yüzleştiğine dikkat çekildi. Reşidi; küresel yatırımları çekme ve ekonomik ortaklıkları genişletme çabalarına rağmen, hukukun üstünlüğü tesis edilmeden ve silahlar tamamen devlet denetimine alınmadan güçlü ve istikrarlı bir ekonominin inşa edilmesinin imkansız olduğunu vurguladı. Yazar ayrıca Kürdistan Bölgesi’nin istikrarı ve stratejik konumunun, bölgedeki dengelerin ve güvenliğin korunmasında hayati bir rol oynadığının altını çizdi.

 Irak, 2003 sonrası dönemin en belirleyici sınavlarından biriyle karşı karşıyadır. Bu sınavın neticesi, Orta Doğu’daki güvenlik ve enerji mimarisinin çok daha geniş bir çerçevede yeniden şekillenmesine yol açabilir.

Bu stratejik meydan okumanın odağında temel bir soru yatmaktadır: Irak devleti, silahlı güç kullanma tekelini elinde bulunduran yegane meşru otorite mi olacak; yoksa paralel silahlı yapılar, ülkenin siyasi sistemine kök salmış unsurlar olarak faaliyetlerini sürdürmeye devam mı edecek?

Bu soru, gün geçtikçe Bağdat ile Washington arasındaki ilişkilerle daha da iç içe geçmektedir.

Geçtiğimiz temmuz ayında Başbakan Ali Zeydi, "ABD-Irak İş Zirvesi"ne katılmak üzere Washington’ı ziyaret etmiş ve bu kapsamda toplam değeri 60 milyar doları aşan 50’den fazla anlaşmaya imza atılmıştı.

Bu anlaşmalarda Chevron, ConocoPhillips, GE Vernova, BP, Shell, KBR ve Excelerate Energy gibi dev uluslararası enerji ve sanayi şirketleri yer almıştır.

Söz konusu girişimlerin önemli bir kısmı; petrol, doğal gaz, elektrik, altyapı ve güvenli enerji ihracat koridorlarının geliştirilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Atılan bu adımlar, Bağdat-Washington ilişkilerinin son yirmi yıldır süregelen dar askeri çerçevenin ötesine geçerek daha geniş kapsamlı bir ekonomik ve stratejik ortaklığa evrilme potansiyeli taşıdığını göstermektedir.

Ancak temel bir engel varlığını sürdürmektedir: Irak devletine tam anlamıyla tabi olmayan ve otoritesini tanımayan silahlı odakların varlığı.

Hukukun üstünlüğü, sözleşme güvenliği ve siyasi istikrar sağlanmadığı müddetçe hiçbir yatırım uzun vadede sürdürülebilir olamaz. Bu bağlamda, devletin tüm silahlı güçler üzerinde mutlak denetim kurması; devlet otoritesinin yeniden inşası ve istikrarlı bir ekonominin tesisi için vazgeçilmez bir ön koşuldur.

Bu sorun, özellikle "Irak'taki İslami Direniş" olarak bilinen ve İran destekli fraksiyonlardan oluşan ağ nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanmaktadır. Bu ağ, toplam silahlı gücünün yaklaşık 50 bin kişi olduğu tahmin edilen ve ellerinde balistik füzeler ile gelişmiş mühimmatların bulunduğu 10 civarında grubu bünyesinde barındırmaktadır.

İran’a yakın bazı silahlı gruplar, Irak Hükümetinin silahları devlet kontrolüne alma girişimlerine karşı açıkça direnç göstermektedir. Bu direnç; ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin bu ayın 30’unda tamamlanması planlanan intikal sürecinin ardından, Bağdat’ın yeni güvenlik düzenlemeleri aşamasına yaklaştığı şu günlerde daha da hız kazanmaktadır.

Böyle bir direnç şaşırtıcı değildir. Eş zamanlı olarak silahı, ekonomik ağları ve siyasi nüfuzu elinde tutan bir yapı için silah bırakmak; sahip olduğu güç mekanizmalarından ve sahadaki belirleyici rolünden vazgeçmek anlamına gelecektir.

Dolayısıyla silahsızlanma süreci, yalnızca sahadaki silahların toplanmasıyla sınırlı kalmamalı; komuta zincirini, yasa dışı ekonomik faaliyetleri ve nihayetinde "savaş ve barış kararı alma yetkisini" bütünüyle devletin tekeline devretmelidir.

Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olan Irak açısından bu meselenin stratejik ehemmiyeti son derece yüksektir. Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin bir kez daha küresel bir endişe kaynağı haline geldiği mevcut konjonktürde, Irak’ın enerji ihracatı için daha güvenli ve alternatif koridorların geliştirilmesi stratejik bir zorunluluk haline gelmektedir.

Bu doğrultuda Irak, Orta Doğu’daki enerji güvenliği mimarisinin en kritik merkezlerinden biri olma potansiyeline sahiptir. Ancak bu konuma ulaşabilmesi için Bağdat’ın; enerji sahalarını, boru hatlarını ve en önemlisi bağımsız ekonomik karar mekanizmalarını koruma kapasitesine sahip olduğunu kanıtlaması gerekmektedir.

Görünen o ki Washington, Irak’taki silahlı gruplara artık giderek daha fazla ekonomik mercekten bakmaktadır. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı; İran’a yakın komutanlara, paravan şirketlere ve finans ağlarına art arda yaptırımlar uygularken, Amerikalı yetkililer bu ağları Irak ekonomisini Tahran’ın ve onun bölgesel uzantılarının çıkarları doğrultusunda sömürmekle suçlamaktadır.

Devlet egemenliği esastır; ancak on binlerce milisi hassas ve dengeli bir siyasi-güvenlik stratejisi olmaksızın alelacele silahsızlandırmaya çalışmak, son çatışmaların da gösterdiği gibi ciddi güvenlik kırılmalarını beraberinde getirecektir.

Sürdürülebilir bir yol haritası; yasal baskı, siyasi diyalog, yasa dışı finans ağlarının tasfiyesi, uygun unsurların yasal devlet kurumlarına entegrasyonu ve bağımsız askeri komuta yapılarının lağvedilmesini içeren çok boyutlu bir stratejiyi gerektirmektedir.

Burada tartışmaya kapalı tek bir temel ilke vardır: Hukukla yönetilen bir devlette, her ikisi de askeri güç kullanma hakkına sahip iki ayrı bağımsız otorite bir arada var olamaz.

Bu tablo aynı zamanda, kendisini çetin krizleri çözen bir "uzlaşmacı" olarak konumlandıran Başkan Trump için de önemli bir sınav niteliğindedir. Başarı; Bağdat’ta verilen taahhütlerin somut, ölçülebilir sonuçlara dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacaktır.

ABD, önümüzdeki süreçte stratejik bir basiretle hareket etmelidir. Amerikan ve koalisyon güçlerinin mevcudiyetinin azaltılması, İran’a müzahir silahlı grupların güçleneceği tehlikeli bir otorite boşluğu yaratmamalıdır.

Bu denklem içerisinde Kürdistan Bölgesi özel bir ilgiyi hak etmektedir. On yıllardır Kürdistan Bölgesi, ABD’nin Irak’taki en güvenilir müttefiklerinden biri olmuştur. Doğru analiz edildiğinde; güçlü ve güvenliği teminat altına alınmış bir Kürdistan Bölgesi, daha güçlü ve istikrarlı bir federal Irak’ın inşa edilmesinde kilit bir denge unsuru teşkil edecektir.

Washington, uygulayacağı stratejinin ABD’nin çekilmesini fırsat bilerek kazanım elde etmek isteyen İran yanlısı şebekelerin önünü açmasına ve güvenilir müttefiklerini zayıflatmasına izin vermemelidir.

Kürdistan Bölgesi’nin güvenliğine, ekonomik direncine, anayasal haklarına ve uluslararası yatırım çekme kabiliyetine destek vermek; Irak’ın genel egemenliğini güçlendirmeyi hedefleyen daha geniş bir Amerikan stratejisinin temel taşı olmalıdır.

Şayet Bağdat yönetimi, ülkeyi yeni bir iç çatışma sarmalına sürüklemeden silahları devlet tekeline almayı başarır ve aynı zamanda meşru ekonomik faaliyetleri silahlı grupların vesayetinden ve yasa dışı ağlardan ayrıştırabilirse; Irak, önümüzdeki on yıl içinde Orta Doğu’nun en önemli ekonomik ve enerji merkezlerinden biri haline gelebilir.

Nihayetinde cevap bekleyen tarihi soru şudur:

Irak’ta son sözü hukuk mu söyleyecek, yoksa silahlar mı?

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.

K24 Washington Büro Şefi Rahim Reşidi'nin, The Washington Times’ta yayımlanan makalesi