Kürdistan: Düşmanlarının ağırlığını tanımak zorunda kaldığı devlet

Kürdistan: Düşmanlarının ağırlığını tanımak zorunda kaldığı devlet
Kürdistan: Düşmanlarının ağırlığını tanımak zorunda kaldığı devlet

Kürdistan, henüz hukuki bağımsızlığını elde etmemiş olmasına rağmen, adeta bağımsız bir devletmişçesine hedef alınmakta ve topyekun bir mücadeleye maruz kalmaktadır. Tam da bu paradoks, içinde bulunulan tarihsel ve siyasal dönemin doğasını gözler önüne sermektedir: Bölge devletleri resmi söylemlerinde onun varlığını inkar ederken; gerçekleştirdikleri zirvelerde, imzaladıkları diplomatik mutabakatlarda ve sınır ötesi askeri konuşlanmalarında onu bölgesel dengeleri altüst etme kapasitesine sahip somut bir gerçeklik olarak ele almaktadır.

Söz konusu çatışma, münferit Kürt şahsiyetlerinin takibini ve siyasi örgütlerin hedef alınmasını çoktan aşmış; kendisini bölen tüm yapay sınırları ilga eden jeopolitik bir gerçeklik olarak "Büyük Kürdistan" ile yüzleşmeye evrilmiştir. Bu gerçeklik, inkarın karanlığından sıyrılarak, kendisiyle mücadele eden güçlerin stratejik denklemlerine kendi mevcudiyetini dayatmaktadır.

Bir asırdan uzun bir süredir bu mücadele, vatanının adını anan bireylerin hedef alınmasından davayı üstlenen kolektif hareketlerin baskılanmasına doğru kademeli olarak evrilmiştir. İlk evrede yazarlar, aydınlar ve siyasetçiler birer tehdit unsuru olarak kovuşturulmuş; kitapları yasaklanmış, sesleri kısılmış ve onların yokluğu üzerinden mutlak bir sessizlik inşa edilmek istenmiştir. Akabinde Kürt mevcudiyeti kitleselleşip kurumsallaşmış; siyasi partiler, isyanlar ve kurumlar sistematik bastırma ve tecrit politikalarının hedefi olmuştur. Bugün ise aktörler, liderlikler ve örgütler değişse de, mücadelenin merkezinde değişmeyen bir unsur olarak "Büyük Kürdistan" yer almaktadır. Bu süreklilik, uğruna mücadele edilen şeyin boyutunu da açıkça ortaya koymaktadır: Varlığı, kendi adına söz söyleyen aktörlerin toplamından çok daha büyük olan bir vatan.

20 Eylül 2017 tarihinde Irak, İran ve Türkiye dışişleri bakanları, 25 Eylül'de yapılması planlanan Kürdistan Bölgesi bağımsızlık referandumunu görüşmek üzere New York'ta bir araya geldi. Referandumu kesin bir dille reddettiklerini deklare eden üç ülke, koordineli karşı önlemleri yürürlüğe koyma hususunda mutabık kalmış ve Bölge yönetimini referandumu iptal etmeye zorlamak amacıyla uluslararası topluma baskı kurma çağrısında bulunmuştur. Burada karşı karşıya kalınan tablo silahlı bir eylem ya da yeraltı teşkilatı değil; doğrudan egemenliğin kapısını aralayan demokratik bir sandık iradesiydi. Üç devlet, dördüncü bir devletin doğma ihtimalini bertaraf etmek amacıyla aynı masada birleşmişti.

Bu gelişme, son derece belirleyici nitelikte bir dönüm noktasıydı: Mesele, Kürtlerin Irak sınırları dahilindeki anayasal haklarından kendi siyasi geleceklerini tayin etme hakkına evrildiği anda, verilen tepki Irak sınırlarını aşmıştır. Ankara ve Tahran, referandumu doğrudan kendi iç varlıklarını ilgilendiren bir mesele olarak görmüştür. Bu tutumun analizi göstermektedir ki, Kürdistan'ın parçalanmışlığı, onu bölen devletlerin stratejik denklemindeki bağını koparmamıştır. Zira bu devletler, tek bir parçadaki egemenlik kazanımının, diğer parçalardaki davanın mahiyetini ve seyrini kökten değiştirecek bir içtihat ve emsal teşkil etmesinden endişe duymaktadır.

Batı Kürdistan'da (Rojava) ise mücadele farklı bir biçimde tezahür etmiş, ancak yine aynı jeopolitik ağırlığı gözler önüne sermiştir. 17 Ekim 2019 tarihli Suriye'nin kuzeydoğusuna ilişkin ABD-Türkiye mutabakatı; Halk Savunma Birlikleri'nin (YPG) 120 saatlik süre zarfında geri çekilmesine, ağır silahlarının toplanmasına ve tahkimatlarının imha edilmesine olanak sağlamak amacıyla Türkiye'nin askeri harekatına ara vermesini, buna mukabil Türk kuvvetlerinin "güvenli bölge" kontrolünü üstlenmesini öngörmüştür. Washington ve Ankara; askeri konuşlanma, cephane, tahkimatlar ve alan hakimiyeti üzerinden, yani göz ardı edilebilecek tali bir mesele üzerinden değil, sahada fiilen var olan organize bir gücün parametreleri üzerinden pazarlık yürütmüştür.

Bundan yalnızca beş gün sonra, 22 Ekim 2019'da Putin ve Erdoğan, Rus askeri polisi ile Suriye sınır muhafızlarının sahaya intikalini, YPG unsurlarının silahlarıyla birlikte 30 kilometre derinliğe çekilmesini, ortak devriyelerin icrasını ve Menbiç ile Tel Rıfat'tan tahliyelerini öngören bir muhtıraya imza atmıştır. Böylelikle Kürt askeri varlığı, iki küresel/bölgesel gücün devlet başkanları nezdinde doğrudan mutabakat maddesi haline gelmiş; geri çekilme mesafeleri, süreler ve icra mekanizmaları uluslararası düzeyde tanzim edilmiştir.

Söz konusu mutabakatlar Kürdistan'a hukuki bir tanınma sağlamasa da, onun sahadaki varlığının, etki ettiği coğrafya üzerinde uluslararası müzakereleri zorunlu kıldığını kanıtlamaktadır. Bölgesel aktörlerin birer "iç güvenlik meselesi" seviyesine indirgemeye çalıştığı olgu, küresel güçler arasındaki stratejik müzakerelerin ana maddesi haline gelmiştir. Sorunu sınırlayacağı varsayılan sınırlar ise paradoksal biçimde onun genişlemesini engellemeye matuf askeri tanzim hatlarına dönüşmüştür.

Meselenin siyasi boyutu, Astana Süreci bildirilerinde çok daha sarih bir biçimde tebarüz etmektedir. 11-12 Kasım 2024 tarihlerindeki toplantıda Rusya, İran ve Türkiye; Suriye'nin kuzeydoğusunda yaratılan fiili (de facto) durumları reddetmiş, özerk yönetim girişimlerini ve planlanan yerel seçimleri gayrimeşru ilan etmiştir. Benzer biçimde, "ayrılıkçı gündemler" olarak yaftaladıkları girişimlerle ortak mücadele vurgusu yinelenmiştir. Burada sergilenen reddiye, salt silahlı varlıkla sınırlı kalmayıp; yerel idareye, sandığa ve bir toplumun mevcudiyetini kurumsallaştırarak sürdürülebilir kılan tüm yönetsel araçlara teşmil edilmiştir.

Artık sadece silah değil, oy sandığı da doğrudan bir ontolojik tehdit olarak kodlanmaktadır. Bu ayrım son derece anlamlıdır: Zira yerel yönetimler ve seçimler devletler arası müşterek bir reddiyenin konusu haline geldiğinde, mücadele meşruiyet kaynakları ve bu kaynaklardan türeyebilecek siyasi antitenin biçimi üzerine bir savaşa dönüşmüş demektir. Devletler, bağımsız bir devlet unvanını resmen taşımadan önce dahi, egemenlik potansiyelini henüz nüve halindeki kurumsal yapılarında engellemeye çalışmaktadır.

Türkiye-Irak ilişkilerinde de bu koordinasyon süreklilik arz eden bir güvenlik mimarisine dönüştürülmüştür. Türkiye Dışişleri Bakanlığının resmi beyanlarına göre Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Aralık 2023'teki temaslarda "ortak tehdit" olarak tanımlanmış, ardından Irak Mart 2024'te örgütü "yasaklı örgüt" kategorisine almıştır. 15 Ağustos 2024'te ise Ankara'da askeri, güvenlik ve terörle mücadele iş birliğine dair kapsamlı bir mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu metinler zahiren belirli bir örgüte hasredilmiş görünse de, Kürt dosyasının iki komşu devleti kendi iç hukuk ve dinamiklerini aşan sınır ötesi güvenlik düzenlemeleri inşa etmeye nasıl sevk ettiğini somut olarak ortaya koymaktadır.

İran-Irak ekseninde de aynı dinamik işlemektedir. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasır Kenani, 28 Ağustos 2023'te yaptığı açıklamada, mart ayında akdedilen güvenlik anlaşması gereğince Bağdat'ın; İran Kürt muhalefet gruplarını silahsızlandırmayı, kamplarını lağvetmeyi ve 19 Eylül'e kadar onları belirlenen bölgelere nakletmeyi taahhüt ettiğini açıklamıştır. Böylelikle Tahran'ın güvenlik talepleri, Bağdat yönetimine yüklenen yükümlülükler üzerinden doğrudan Kürdistan Bölgesi sınırları içerisindeki Kürt muhalefetinin varlık ve faaliyet koşullarını tayin etmeye kadar genişlemiştir.

Tüm bu gelişmeler, aktörleri ve doğrudan konjonktürel hedefleri bakımından farklılık gösterse de, yapısal bir dönüşümü gözler önüne sermektedir: Kürt mevcudiyeti sınırları aşan bir jeopolitik parametreye dönüşmüştür. Üzerine anlaşmalar akdedilmekte, ortak koordinasyon mekanizmaları kurulmakta, askeri intikal ve geri çekilme hatları çizilmekte ve bu mevcudiyet gerekçe gösterilerek yerel yönetim ve temsil biçimleri topyekun reddedilmektedir. İşte Kürdistan ile "adeta devleti varmış gibi" savaşmanın siyasal meali tam da budur: Onun etki kapasitesini kuşatılması gereken bir güç, egemenlik potansiyelini ise tekemmül etmesi mutlaka engellenmesi icap eden fiili bir gerçeklik olarak ele almak.

Kürdistan bugün mevcuttur. Jeopolitik bir mevcudiyet, hukuki egemenliğin tamamlanmış olduğu anlamına gelmez; bilakis karar masalarından fiziken dışlansa dahi devletlerin stratejik kararlarında belirleyici bir aktör olarak varlık gösterdiği anlamına gelir. Birleşmiş Milletler'de (BM) resmi bir sandalyesi bulunmamaktadır; ancak geleceği New York, Ankara, Moskova ve Astana'da müzakere edilmektedir. Bu da müzakerelerin doğrudan "öznesi" olma hakkından mahrum bırakılırken, masadaki pazarlıkların başat "nesnesi" haline gelmenin yarattığı tarihsel bir paradokstur.

Buradan hareketle Kürdistan, bir "hayalet devlet" tasavvurundan somut jeopolitik gerçekliğin ağırlığına evrilmiştir. Hayalet, silinmek istenen soyut bir addan ibaretti; gerçeklik ise artık göz ardı edilmesi imkansız olan fiili bir mevcudiyettir. Devletler bu mevcudiyeti sınırlandırmak adına ne denli eş güdüm içerisine girerlerse, onun kendi üzerlerindeki etki katsayısını o denli ifşa etmektedirler. Onunla yüzleşmek uğruna sınırlarını ne denli aşarlarsa, o sınırların Kürdistan'ın tarihsel ve siyasal mahiyetini yok etmede o denli yetersiz kaldığını bizzat kanıtlamaktadırlar.

Dün vatanı adına söz söyleyen aydın Kürt ile savaştılar; ardından bu davayı omuzlayan siyasal ve toplumsal hareketlerle savaştılar. Bugün ise "müstakbel devlet olan Kürdistan" ile savaşmakta; onun egemenlik ihtimalini şimdiden sahada işleyen dinamik bir güç olarak telakki etmektedirler. Hukuken onu tanımasalar da, onunla yürüttükleri bu amansız mücadele, reel-politik arenadaki stratejik ağırlığının zımnen ikrarıdır. Onları asıl tedirgin eden hakikat de tam olarak budur: Varlığını inkar etmek istedikleri Kürdistan'ın, henüz aralarında resmi bir sandalyeye sahip olmasına izin verilmeden dahi, bölgesel denklemlerine kendisini dayatan kaçınılmaz bir aktör haline gelmiş olmasıdır.

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.