Ali Fikri Işık
Author
Kürtçe kurslar Kürtçe’nin kurumsallığı için elzemdir
Benim de aralarında bulunduğum, Hakkı Savunanlar Platformu 27 Ağustos günü Kürt dili ve edebiyatı bölümü mezunlarıyla Kılıçdaroğlu’nu yemekli bir toplantıda bir araya getirdi
Benim de aralarında bulunduğum, Hakkı Savunanlar Platformu 27 Ağustos günü Kürt dili ve edebiyatı bölümü mezunlarıyla Kılıçdaroğlu’nu yemekli bir toplantıda bir araya getirdi. İSMEK bünyesinde açılması tasarlanan Kürtçe kurslar için, Kılıçdaroğlu ile buluşmaların üçüncüydü. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri öncesinde, tartışılmaya başlanan Kürtçe kurs düşüncesi, son toplantıda bir karar ve uygulama aşamasına dönüşme belirtileri göstermeye başladı. Toplantıda Kürt dili ve edebiyatı mezunları, çok tatmin edici sunumlar yaptı. Bu toplantıların esas emektarları olan İlhami Işık ve İlyas Buzgan, finale doğru yürümenin mutluluğu ve keyfiyle, bu toplantıda konuşmak yerine, takdir edilesi bir tevazu ile sözü daha çok katılımcılara bıraktılar.
Söz konusu toplantıda ben de konuştum elbette ama itiraf etmeliyim ki, benden daha derli toplu konuşan iki dostumun konuşmasına sadece duvarlar ve katılımcıların tanıklık etmesine gönlüm razı olmadı. O salonda yankılanan ve ne dediğinin farkında olan o kelimelerin herkese ulaşmasını sağlamak, dostluktan öte, doğrular adına etik bir borç gibi geliyor bana. Sözü fazla uzatmadan o toplantıda yaptığı harika konuşmasından,bir bölümünü aldığım Hamid Omerî ile sizi başbaşa bırakayım.
“…Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki uluslaşma çabalarının sancısı, çoğu zaman resmi makamları mahcup edecek şekilde toplumun ve devletin karşısına çıkabilmektedir. Bütün kimliklerin bir lahde konularak biçimlendirilmesi, hakkın ve hukukun bir zümreye, bir millete tanınması, uygulanan uluslaşma yürüyüşünde adalet kulvarını ve şemsiyesini eksik bırakmıştır.
Ulus olarak belirlenen ‘millet’e kimlik kazandırma sürecinde benimsenen sertlik, hâlâ devam edebilmektedir. Kültürel birliğe duyulan ihtiyaç, diğer milletleri ve etnik unsurları hedeflenen ulus potasında sert politik uygulamalara maruz bırakmıştır. Bugün meydanlarda yankı bulan söylevler, o günlerden bugüne devam eden ‘tekçi’liğe dayalı düşüncenin devam ettiğini göstermektedir. Tekçi ulus yaklaşımında belirgin ölçüt kültür ve dil politikalarıdır.
Dil ve eğitim politikalarına yansıyan tekçi yaklaşımların yasak ve şiddet kullanılarak zorunlu hale getirilmesi hafızalarımızı yoklamamızı önerir. Bir dilin diğer diller üzerinde, bir milletin diğer milletler üzerindeki üstünlüğünü devlet politikası olarak uygulamak, ortak bir hafıza oluşturmak için ‘öteki’leştirilen diğer milletlerin bütün değerlerini; dil, kültür, yer isimleri vs. inkar etmek, yok saymak ve değiştirmek ‘giderilemez kötülük’tür. Dönemin ruhu denilerek aşılamayacak, çözülemeyecek derin yaralardır. Bu politikalar, Cumhuriyet’in ilk kadrolarının zorunlu tuttukları uygulamalardır ve acıdır ki hâlâ devam etmektedir. Konuya dair mülahaza ve müzakereler yürütüleceği vakit doğal olarak öncü kadrolar akla gelmekte ve eleştiri okları da bahse konu dönemlere ve isimlere yönelmektedir.”
Beni etkileyen ikinci konuşmanın sahibi ise Av. Aysel Aba Kesici’ydi. Bu toplantıya özenle hazırlandığı, tane tane yaptığı ve her cümlenin hakkını verdiği sunumundan belliydi.
“...Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, demokratik bir hukuk devletinde yaşamaya hakkın olduğunu düşünüyorum. Hukukun gerçekten üstün olduğu, hukukun kural ve kaidelerine istisnasız herkesin riayet ettiği bir siyasal rejim, kişi olarak benim en büyük özlemlerinden biridir. Bu benim hakkım ve bu hakkı buradan başlayarak talep etmeye devam edeceğim.
Böyle bir konuşma başlangıcı sizi tedirgin etmesin. Amacım sizin de çok iyi bildiğiniz kimi kavramlarla değerli zamanınızı çalmak değildir. Hayır bunu yapmayacağım. Sadece kimi önemli bulduğum başlıkları hatırlatarak konuşmamı tamamlayacağım. Toplumun demokratikleşmesi sosyolojisinin demokratikleşmesidir. Demokratikleşmeye direnen sosyolojilerin, gerçek bir hukuk devletine ulaşmaları neredeyse imkansız bir şeydir.
Hiç duraksamadan söylemeliyiz ki, Türkiye toplumu sosyolojisinde iki önemli ana damar var. Birincisi Kürtler ikincisi dindar Müslümanlar. Türkiye’de siyaset yapan hiç kimse bu iki sosyolojik dinamiğe dokunmadan, ülkeyi ve dolayısıyla devlet ve toplumu demokratikleştiremez. Bu iki dinamik gücün rızasını almadan bu doğrultuda adımlar atamaz. Dolayısıyla İki önerim var. Ben bu önerilere açılım demekten sakınıyorum. Bu sözcüğün içi iyice boşaltıldı. Açılım demek yerine ben, yolculuk kavramını kullanacağım.
CHP’nin toplum sosyolojisine dokunabilmesi, bu iki yolculuğu samimiyetle gerçekleştirmesine bağlıdır.
Şimdi ve bu koşullarda Kürtler dönük yolculuk dilsel olmak durumunda. Kürtler ile dil düzeyinde barışma ve dilsel kabul, söz konusu yolculuğun garantisi olacaktır. Dil derken resmi dilden söz etmiyorum. Kastettiğim şey anadil eğitimi ve devlet kurumlarında dilsel rehberliktir.
Dindar Müslümanlara yönelik yolculuk da Jakoben laikçiliğin ötekileştirdiği, söylem ve uygulamalardan samimiyetle vazgeçmektir. Öyle sanıyorum ki ‘altı oku’ yeniden yorumlamadan da söz konusu yolculuğu yapmak hiç kolay olmayacaktır.”
Bana kalırsa, toplantı sonrası Sayın Kılıçdaroğlu’nun basına yansıylan sözlerinin şekillenmesinde bu iki dostumun konuşmaları çok etkili olmuştur.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.