‘Güvenli bölge’de farklı yaklaşımlar ve Kürtler

“Fırat’ın doğusu” denildiği zaman, Kürtlerden ve onların ülkeleri Kürdistan’ın batısından bahsedildiği bir sır değil. Sorunu, “Fırat’ın doğusunda operasyon” olarak kavramsallaştırma, işin büyüklüğünü gözden kaçırmak ve tepkileri azaltmak içindir. Oysa gerçek olan, Türk devletinin Kürdistan’ı işgal etmesidir.

‘Güvenli bölge’de farklı yaklaşımlar ve Kürtler
‘Güvenli bölge’de farklı yaklaşımlar ve Kürtler

Türk devletiyle ABD, Rusya, İran arasında Suriye’de stratejik bir sorun olan Kürt millet meselesi ve Kürdistan’ın batı parçasına bağlı olarak “güvenli bölge” meselesi gündemin üst sıralarında.

“Güvenli bölge” meselesi, Suriye’de iç savaşın çıkması ve tırmanmasıyla birlikte Türk devletinin gündeme getirdiği bir konu.

“Güvenli bölge”, ilk olarak Erdoğan’ın Mayıs 2013'teki ABD ziyaretinde ABD Başkanı Obama'ya; 1-Suriye'de uçuşa yasak bölge ilan edilmesi, 2- Siviller için güvenli bölge oluşturulması ve 3-Koalisyon güçleriyle ortak kara operasyonu yapılmasından oluşan 3 aşamalı bir plan sunmasıyla gündeme gelmişti.

Türk devlet yetkilileri, Suriye ile ilgili görüştükleri her aktörle görüşmesinde konuyu dile getirdiler. Özce Türk devleti “güvenli bölge”yi,  tüm Suriye'den göç eden sivillerin toplanabileceği ya da göç etmiş Suriyelilerin arzu etmeleri halinde yerleşebileceği bir bölge olarak tasarlıyordu.

Ama zaman içinde Suriye’deki gelişmeler ve özellikle de Türk devleti’nin işgal bölgelerinden sonra, “güvenli bölge” tanımının içeriği değişti.

ABD, Türk devleti tarafından yapılan bu öneriyi son zamana kadar hiçbir zaman ciddiye almadı. Trump’ın “Suriye’den askerlerimizi çekeceğiz” açıklamasından sonra, ABD Temsilciler Meclisi’nin bazı üyelerinin, Pentagon ve bazı devlet yetkililerinin Trump’ın bu kararına karşı çıkmasından sonra, Trump, “güvenli bölge”yi orta bir yol olarak önerdi.

“Güvenli bölge” 32 kilometre derinlikte ve Türkiye-Suriye sınırında 460 kilometrelik bir hattı kapsıyor. Bu da Kürdistan şehri Kamışlo dışında Kürdistan’ın batı parçasının tümüdür. Kamışlo, Baas rejiminin kontrolü ve yönetimi altında olduğu için, güvenli bölge dışında tutulmaktadır. Şu bir gerçek ki, “güvenli bölge” vakıasına kategorik olarak karşı olan devletler ve yandaş devletler vardır.

KARŞI OLANLAR…

Doğal olarak Suriye rejimi, “güvenli bölge”ye karşıdır. “Güvenli bölge”nin oluşması halinde, Kürdistan’da egemenlik gücünü ve nüfuzunu kaybedeceğini; doğrudan bir egemenlik paylaşımıyla karşı-karşıya kalacağını düşünüyor. Her ne kadar bu gün ABD egemenliği altında bir PKK/PYD hegemonik alanı olsa da neticede PKK/PYD’den kurtulmanın kolay; “güvenli bölge” olması halinde Türk devletinden ve diğer uluslararası güçlerden o alanı tekrardan koparmanın zor olduğunu düşünüyor.

İran ve Rusya da “güvenli bölge” projesine karşıdır: Bu iki devlet de Suriye’de Baas rejiminin hamileridirler. Şu anda Suriye’de büyük bir egemenlik ve nüfuz gücüne sahiptirler. Baas rejiminin kaybı, onların kaybıdır. “Güvenli bölge” oluşumunu bir kayıp olarak ele alıyorlar.

Rusya, Suriye’nin ve BM’nin onaylaması halinde güvenli bölgenin oluşmasını mümkün ve doğru olduğunu düşünüyorlar. Putin ve Erdoğan görüşmesinde de bu açıkça ifade edildi. Bu da mümkün değildir.

Yeniden Suriye’yi tanımak isteyen, İslam Birliği’ne tekrardan Suriye’yi çağıran, kendi elçiliklerini Suriye’de açmak isteyen ama ABD hinterlandı içinde olan Arap devletleri de Türk devletine karşı oldukları için, “güvenli bölge”ye karşılar.

PROJE SAHİPLERİ, DESTEKLEYENLER, ÜÇ ÇÖZÜM MODELİ

“Güvenli bölge” projesinin sahibi ABD ve Türk devletidir. ABD’nin müttefiki devletler (Fransa, İngiltere ve diğerler) “güvenli bölge” projesine sıcak bakmasalar da ABD’den dolayı destekliyorlar. Ama “güvenli bölge” projesini desteklemek tek başına yeterli değildir. En önemlisi de “güvenli bölge”nin nasıl ve kimlerin denetiminde oluşacağıyla ilgilidir.

Bu konuda üç model üzerinde tartışma, karşılıklı görüşmeler, siyasi taktikler, diplomasi yürütülmektedir.

Birinci model, Türk devletinin modelidir. Türk devleti, “güvenli bölge”nin kendi kontrollerinde oluşmasını istemektetir. Bundan taviz vermeyeceğini ifade etmektedir. Bu modelin, ABD ve müttefikleri tarafından kabul görmesi şimdiki verili koşullarda olanaklı görünmüyor.

İkinci model, ABD, Fransa, İngiltere, Türk devletinin denetiminde “güvenli bölge”nin oluşmasıdır. Bu model, en akılcı, kabul edilebilir modeldir.

Üçüncü model, BM’nin denetiminde bağımsız bir güç tarafından “güvenli bölge”nin denetlenmesidir. En ideali bu model olmasına rağmen, BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın buna onay vermesi olanaklı görünmüyor.

ADANA MUTABAKATI

“Adana Mutabakatı”, Erdoğan-Putin görüşmesinde, Putin tarafından gündeme getirildi. Bu mutabakatın Putin tarafından gündeme getirilmesi, büyük bir politik taktik ve atak olarak orta yerde durmaktadır. Putin, Türk devletinin bu mutabakata sahip çıkması ve uygulanmasını istemesi halinde Suriye’deki Baas rejimiyle ilişki kurmasının kaçınılmaz olduğunu düşünerek gündeme getirdi. Bunun olmasının Suriye rejiminin, kendilerinin ve İran’ın bir kazanımı olarak düşündüğü açık.

Türk devleti de bu mutabakata karşı olmadığını açıkladı. Çünkü bu mutabakat, Suriye’nin PKK ve yan örgütlerini terörist ilan ettiği, onlara kesinlikle destek olmayacağı, onların Suriye’ye giriş ve çıkışına izin vermeyeceğini karar altına alan bir mutabakat. Bu mutabakat sonucu, Öcalan Suriye’den çıkarıldı. Türk devleti de bu mutabakatla, tek başına ya da Suriye ile birlikte ABD’yi dışlayarak PKK/PYD’yi tasfiye etmeyi planlamaktadır.

“GÜVENLİ BÖLGE” VE KÜRTLER

“Fırat’ın doğusu” denildiği zaman, Kürtlerden ve onların ülkeleri Kürdistan’ın batısından bahsedildiği bir sır değil. Sorunu, “Fırat’ın doğusunda operasyon” olarak kavramsallaştırma, işin büyüklüğünü gözden kaçırmak ve tepkileri azaltmak içindir. Oysa gerçek olan, Türk devletinin Kürdistan’ı işgal etmesidir.

Şimdilerde de “Kürdistan’ın işgali” kavramının yerine, “güvenli bölge” kavramı ikame edilmiş durumdadır.  “Güvenli bölge” denildiği zaman da Kürtlerin ülkesinden bahsedildiği de tartışmasız. Çünkü 32 km derinlikten ve 460 kilometre uzunlukta bahsedilen “güvenli bölge”, Kürtlerin toprağıdır. Kürdistan’ın batısının bir bölümüdür. 

Dünya alem bu konu üzerinde tepişirken ve görüş belirtirken, senaryolar yazarken, Kürtlere bir şey doğrudan sorumuyorlar. Bundan daha dramatik bir durum da var. O da Kürtlerin söyleyeceği bir gücünün olmamasıdır. PKK/PYD’nin sürdürdüğü siyaset ve strateji, Kürtlere büyük bir tuzak hazırlamış; Kürtlerin meşru ve tarihi milli mücadelesini kriminalize ederek Kürtlerin ve onların öncülerinin konu üzerinde belirleyici olmasını engellenmiş durumdadır.

Bütün bu dramatik konum içinde, PKK/PYD’nin “güvenli bölge olacaksa o da Türk devleti tarafında olsa” diyerek, Türk devletinin egemenliği altındaki Kürdistan parçasının bir bölümünde “güvenli bölge olsun” önerisi ile durumu trajikomik bir düzleme getirdi.

Kürtlerin “güvenli bölge” projesine karşı koyma olanağı yok. Ama Kürtler, ülkelerinin bir işgalci devletten diğerine geçeceğini bilmektedirler.

Kürtlerin gelecekteki ve güncel çıkarları açısından, BM’nin denetimindeki bir uluslararası gücün “güvenli bölge”yi kontrol etmesi yararlı olacaktır. En önemlisi de Kürt milli hareketini tarihsel ve güncel anlamda temsil eden, halkın duyarlılıklarına sahip ENKS’nin konuya ilişkin önerileri önemli olacaktır. ENKS’yi izlememiz gerekir.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.