İbrahim Güçlü
Writer
Türkiye’de Bu Seçim, Seçimlerin En İlginci Ve Kürtler Yine Hesapta Yok…
Türkiye’de cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler, 24 Haziran 2018’de “en erken ve en hızlı” seçim kararı kapsamında yapılacak. Seçimlere 14 gün kalmış durumda. Seçim günü yaklaştıkça siyasi partiler arasındaki rekabetin dozu artmakta, belirsizlikler çoğalmaktadır. Seçim alanlarında, cumhurbaşkanı ve parti genel başkanı adayları, bol keseden vaatlerde bulunmaktalar. Kürtler, Kürdistan sorunu söz konusu olunca, bu bol keseden vaatlerin yerini sessizlik alıyor. Türkiye’nin, Ortadoğu’nun en temel konusunda hiçbir parti bir çözüm projesi sahibi değildir.
Siyasi parti liderleri ve adaylar, karşılıklı olarak neredeyse gelecekte birbirlerini yüzüne bakamayacak lafları sıralamaktalar. Bu davranışla da, demokratik ülkelerin siyasi ahlak ve demokratik kurallarının dışında hareket edildiği görülmektedir.
Bu gelişme ve davranış tarzı, Türkiye siyasi kültür klasiğiyle tam anlamıyla bir örtüşme göstermektedir.
Birçok genel seçimlere ve belediye seçimlerine şahit oldum. Bu seçim, şahit olduğum bütün seçimlerden farklı bir seçim olarak kendisini göstermektedir.
Seçim yorumları, sonuçlarıyla ilgili uzmanların görüşü şaşırtıcı bir şekilde değişiyor. Hem de bu değişiklik, bazen günlük, bazen saatlik oluyor.
Bu uzmanlar konuşurlarken, bazen de aynı anda ortaya çıkan ve beklenilmeyen sürpriz bir gelişme, uzmanların görüş ve yorumlarını köklü değiştirebiliyor.
Anket şirketlerinin değerlendirmeleri, dikiş tutamaz bir haldedirler. Her an, anketçilerin araştırmalarının verdiği rakamlar değişiyor.
BU SEÇİMİ İLGİNÇ KILAN BİRİNCİ KONU: YENİ BİR YÖNETİM TARZININ OYLANMAKTA OLMASI…
Sömürgeci Türk Devleti’nin en sembol ve en üst temsil kurumu, hem tek parti döneminde, hem de çok partili dönemde cumhurbaşkanı olmuştur. Bir başka ifade ile ifade etmek gerekirse, devlet demek cumhurbaşkanı demekti. Bu nedenle de, cumhurbaşkanları halktan, halkın onay verdikleri partilerin genel başkanlarından ya da partililerden biri olarak seçilmiyorlardı.
Cumhurbaşkanı, Türk Sömürgeci devletinin tekçi, otoriter, üniter, Kürt ve halklar düşmanı karakterine uygun olarak seçiliyordu. Bu kişi de doğrudan devletin adamı, bütün partilerden bağımsız ve ilişkili olmayan kişilerdi. Bunlar, askerler ya da devletin en yüksek ve devletin sahibi sivil bürokratlardı.
Cumhurbaşkanı sözüm ona meclis tarafından seçiliyordu. Çünkü mecliste olan partilerin adayları değil, halkça bilinmeyen, aslından bilinen “derin devlet” merkezi ve yönetimi tarafından tayin ve tespit edilen cumhurbaşkanı adayları oylanıyordu. Bunların da sayısı bir taneydi. Seçim farklı adaylar arasında değil, tek adayın seçimi şeklinde oluyordu.
12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra, askerlere ders olsun diye halk ANAP’ı tek başına 1983’de hükümet etti; Turgut Özal da başbakan oldu. Bu dönemde devleti, halkın devleti yapmak, devleti halkın hizmetine sokmak için bazı adımlar atıldı. Askeri bürokrasi de ve onun kurmayında bazı değişikliklere gidildi. O dönemde, partilerin genel başkanı olarak Turgut Özal Cumhur Başkanı oldu. Bu gelişme, devlet asker ve sivil yüksek bürokratının cumhurbaşkanı olması geleneğini değiştirdi. O tarihten sonra Süleyman Demirel de cumhurbaşkanı oldu.
Demirel’den sonra yine devlet ve devletin partisi CHP onun faşist hukukçuları, AK Parti adayının cumhurbaşkanı olmaması için 367 marazasını çıkardılar. Bu sefer de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, anayasadaki değişiklikle kabul edildi. Halkın oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı da R. T. Erdoğan oldu.
- T. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı döneminde MHP’nin yol açtığı imkân sonucu, kabul edilen yeni anayasa değişikliğiyle hükümetin: Mecliste çoğunluğu elinde tutan siyasi parti tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından meclisten bağımsız oluşması, başka bir ifade ile bir bakıma başkanlık sistemi kabul edildi.
Devletin “gerçek sahipleri” partiler, en başta da CHP bu değişikliği bir rejim değişikliği, Kemalist rejimin değişikliği olarak kabul ediyor. Bunun için de, bütün varlığını ortaya koyarak anayasa referandumunda engelleyemediği bu sistemi, “millet ittifakı” ile yeniden geri getirmek istiyor.
İşte şimdi cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemini benimseyenlerle, meclis sistemini savunanlar ve bu sistemi gereği getirmek isteyenler arasında bir seçim olmaktadır. HDP gibi bir parti de can derdinden, meclis hükümet sistemini savunanlara eklemlemektedir.
Bu nedenle, hem cumhurbaşkanlığı ve hem de genel seçimle meclis çoğunluğunu elde etmek çok önemlidir.
Bu da 24 Haziran Seçimlerini, diğer seçimlerden farklı ve ilginç hale getirmiş durumdadır.
BU SEÇİMİ İLGİNÇ KILAN İKİNCİ KONU: DİĞER DÖNEMLERDE FARKLI OLARAK CUMHURBAŞKANI SEÇİMİNİN HALKIN TARAFINDAN YAPILMIŞ OLMASIDIR…
Bu seçimleri ilginç kılan diğer bir şey, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesidir. Bu, asker ve sivil bürokrasinin tartışmasız hegemonyasını, iktidarını, söz sahibi olmasını erozyona uğratan bir gelişme olarak ele alınıyor.
Sömürgeci devletin sahipleri, bu gelişmeyi, aynı zamanda Kemalist sisteme vurulmuş bir darbe, devletin tekçi ve otoriter karakterini zedeleyen bir gelişme olarak da değerlendiriyorlar.
BU SEÇİMİ İLGİNÇ KILAN ÜÇÜNCÜ KONU: İTTİFAK SİSTEMİNİN TÜRKİYE’NİN SİYASİ HAYATINA GİRMİŞ OLMASI…
Yeni sistemi benimseyen, anayasayı bunun için referandumla değiştiren AK Parti ve MHP, Türkiye’de geçmişte gizli ve hukuk dışı yapılan siyasi partiler arasındaki ittifakı, hukuksal bir formata kavuşturdu.
İsmi geçen iki parti, seçim ittifakını hukuksal hale getirdikleri zaman, muhalefet partileri ve en başta da CHP, buna şiddetle karşı çıktı. Bu sistemin, AK Parti ve R. T. Erdoğan Diktatörlüğünü kurumlaştırmak olduğunu ileri sürdüler. Buna göre de muhalefet ettiler.
Gelişmeler, seçim kararının alınmasından sonra seçim ittifaklarının oluşması çabalarından sonra, bu sistemin sadece günümüzde hükümet sahiplerine değil, muhalefet partilerine de, hem de fazlasıyla onlara hizmet ettiği gün yüzüne çıktı.
Yeni seçim ittifakı sistemi, en sırdan partileri aktör haline getirdi.
Belki de “Cumhur İttifakı”nın oluşturan partiler, böyle bir sistemi Türkiye’nin hayatına sokmaktan dolayı pişmanlık içindeler. Çünkü bu sistem, onların saltanatını sadece sarsmak değil, onların saltanatlarına son verecek bir potansiyeli taşımaktadır.
Bu bağlamda bu seçimler ilginç bir karaktere sahipler.
BU SEÇİMİ İLGİNÇ KILAN ÜÇÜNCÜ KONU: SEÇİM İTTİFAKININ BİR ANLAMDA BARAJI SIFIRLAMASI VE TÜRKLER İÇİN TEMSİLİ ÜST DÜZEYE ÇIKARMASIDIR…
Türkiye’de Kürtlerin temsilde adları yok. Çünkü devlet onların değil. Devletin hiç biri kurumu onların değil. Meclis ve hükümet onların değil. Bu neden Kürtlerin temsil edilmemesi niteliksel bir olgudur. Temsilin aksine Kürdistan sömürge ve işgal altındadır.
Türkiye’de Türk milleti açısından da hem niteliksel ve hem de sayısal anlamda eksik temsil söz konusuydu. Kemalist elit dışındaki, Türk millet kesimleri devletin sahibi olmadıkları için, seçimlerle de temsili sağlanamıyordu. Muhafazakârların uzun çabaları, Özal’la başlayan ve AK Parti döneminde kapsamlı bir hal alan devletteki değişiklik, Türk milletinin niteliksel temsili üst düzeye çıkardı.
Bunun yanında Türk milletinin barajdan dolayı, sayısal temsil problemi vardı. Seçim ittifak sistemi, bu konuda temsilde en üst düzeyde sağlayacak görünmekte. Bütün siyasi partiler meclise girebilecek durumda.
Bu bağlamda ve Seçim İttifakının hukuksal hale gelmesiyle bu seçim ilginç bir seçim hale gelmiş durumda.
BU SEÇİMİ İLGİNÇ KILAN DÖRDÜNCÜ KONU: 16 YILDIR HÜKÜMET EDEN BİR PARTİNİN VE CUMHURBAŞKANI ADAYININ BİRİNCİ PARTİ OLMAYA DEVAM ETMESİ VE HALEN BÜTÜN PARTİLERDEN DAHA FAZLA İDDİA SAHİBİ OLMASIDIR…
Bilindiği gibi AK Parti, 2001 kuruldu. 2002 yılında ilk genel seçimleri kazandı. Tek başına hükümet oldu. O tarihten sonra da bütün genel, yerel seçimleri birinci parti olarak kazandı. Anayasa referandumlarında da hep onun tezleri halk tarafından onaylandı. İki sefer de cumhurbaşkanlığını kazandı. Bir seferinde de cumhurbaşkanlığını, halkın oylarıyla ve birinci turda kazandı.
AK Parti, 16 yıldır Türkiye’de hükümet ve devleti yönetiyor. Gelinen nokta da AK Parti bir devlet partisine dönüşmüş durumdadır.
24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerinde de hiçbir parti, AK Parti karşısında birinci parti olarak düşünülmüyor. Cumhurbaşkanlığında da ilk akla gelen AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan.
Bu kadar uzun iktidar yaptıktan sonra, AK Parti karşısında halen muhalefetin alternatif olamaması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu olsa gerek.
Bu durum, muhalefetin hiç sözde ifade ettiği gibi halkın çıkarlarını daha fazla savunan ve daha demokratik olduğu tezini ciddi bir şekilde sorguluyor.
Ayrıca bu durum, Türkiye’de muhafazakârlığın ne kadar güçlü olduğunu ortaya koymakla birlikte, AK Parti’nin kurum olarak da başarılı olduğunu ortaya koyuyor.
Bütün bu gelişmeler ve oluşan denklemler çözülüp, üst üste konduğu zaman, bu seçimleri ilginç hale getiriyor.
KÜRTLER SEÇİMDE HESABA KATILMIYOR VE SADECE ENSTRÜMAN OLARAK KULLANILMAK İSTENİYOR…
Bu seçim, her parti ve her ittifak için daha çok seçim kazanmak hırsını ve körlüğünü ifade ediyor.
Bu nedenle siyasi partiler, Türkiye’nin temel meselelerinin çözümünü ikinci plana atmış durumdalar.
Siyasi partiler ve ittifaklar, seçimi kazandıktan sonra mücize yaratacakmış gibi bir tutum ve davranış içindeler.
Bu seçimde de, geçmiş seçimlerde olduğu gibi Kürtlerin, siyasi partiler ve ittifaklar açısından hesaba katılması, Kürt ve Kürdistan sorununun karakteri gereği boylarını çok aşan bir konumda. Bu nedenle, siyasi partiler ve ittifaklar, Kürtlerin sadece oyunu almak için bir yaklaşım gösteriyorlar. Ana dilden eğitimden yana olduğunu söyleyen Saadet Partisi genel başkanı, Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, Kürtçenin eğitim ve öğretim dili olduğunu yüksek sesle söylemiyor. Kürdistan’ın Güneyindeki bağımsızlık referandumunun bölgede istikrarsızlığa yol açtığını ifade ederek, asıl olarak niyeti ve baklayı ağzından çıkarıyor.
Siyasi partiler ve ittifaklar devletin partileri ve ittifakları olduğu için, Türkiye’nin en temel, o çözülmediği zaman hiçbir başka sosyal ve siyasal sorunun sağlıklı çözülmeyeceğinin, demokratikleşmenin sağlanmayacağı bilindiği halde, kendilerinin en temel sorunu olan Kürt ve Kürdistan sorunu ile ilgili bir çözüm projeleri yok.
Kürtlerin milli ve sosyal haklarının iade edilmesi için devletin, en azından Kürtlerin, Türklerin, diğer ulusal grupların ortak ve federal devleti olması gerekir.
Bu da radikal ve köklü bir değişikliği öngörüyor. Ne yazık ki Türkiye’de mevcut siyasi partilerin ve ittifakların nitelik olarak yapacakları bir iş değildir.
Mili meselelerin çözümlenmesi, sömürgeciliğin ve işgalin son bulması, bağımlı, sömürge ulusun kendilerinin çözümün ana anahtarı, aktörü, sübjesi olmasıyla mümkündür.
Ne yazık ki, Türkiye gerçeğinde bu niteliksel durum, yapı, tutum ve davranış yok. Kürtler zorlayıcı ve çözümü sağlayan bir aktör konumunda değil.
Sömürgeci Türk Devleti, Kürdistan milli hareketini içerden vurmak ve tasfiye etmek için PKK’yi projelendirmesiyle bunu sağladı.
PKK’nın aparatı ve örgütü olan HDP’de, ezici çoğunluğuyla Kürtlerin oylarını almasına rağmen, kendi can derdine düşmüş bir haldedir. Kayıplarını yeniden kazanmak, barajı geçmek için her türlü kirli ve faşist ittifaka girmeye hazır haldeler.
Özellikle de Sömürgeci Türk Devleti’nin askeri başarıları, Kürdistan meselesini tam da bir güvenlik sorunu olarak siyasi partilerin yönetimlerinin kafasına fazlasıyla yerleştirmiş durumdadır.
Bundan dolayı, Kürtler neden hesaba katılsın ki?
Siyasi partiler ve ittifaklar, neden Kürt ve Kürdistan sorunları için çözüm projeleri hazırlasınlar ki?
Amed, 10 Haziran 2018
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.