Kürtlerin zaafı Kürt olmaktır

Kürtlerin kendi arasındaki hadsizlik, bilindik en büyük hukuksuzluktur. Yokluk üzerinden deneyimlenen bu anlamsız eşitlik hali, birlikte hareket etmek için, ihtiyaç duyulan kardeşlik dilini zehirliyor. Hiç komplekse kapılmadan söylemeliyiz ki, efendilerimizin varlığı, bizi nesnel manada köle konumuna sürüklüyor.

Kürtlerin zaafı Kürt olmaktır
Kürtlerin zaafı Kürt olmaktır

Benim çocukluğumda, aşiretin düğün, cenaze ve diğer beklenmedik sorunlarını çözecek masrafları için babam aşiret kurallarına dayanarak, herkesten gücü oranında katılım payı talep ederdi. Katılım payına Kürtçe “pişk” denirdi. Babamın neşeli ve güler yüzlü olduğunu söylemem, hiç doğru olmaz. O, daha çok somurtkan ve kararlı bir neşesizlik ruh hali içinde, dünyevi işlerle ilişkilenirdi. Konuşmayı pek sevdiği söylenemezdi. Dünyanın en değerli hakikatinden söz edilse bile, sözün uzadığı her yerde, sözü uzatan kim olursa olursun, “Kamçûra vira nîne” der ve konuşmacıyı susmaya zorlardı. “Yalanın vergisi yoktur” sözü elbette herkesi incitirdi. Bu kaba müdahale, odanın dinamik enerjisini sevimsiz bir sessizliğe dönüştürürken, babamın yüzünde en küçük yadırgayıcı ifade belirtisi olmazdı. Öyle sanıyorum, bütün hayatı boyunca babam, yaptığı şeyin kaba bir saygısızlık olduğunu idrak edemedi.

Zaman geçtikçe söz konusu kaba saygısızlığa maruz kalan herkes, bunun bir saygısızlık olduğunu unutup, kabalığı bir tür erdem saymaya başladı. Babam kabalık yaptıkça, daha saygın bir insan oluyordu. Sözü daha çok dinlenir, hükümleri, adil bir yargı olarak kabul edilirdi.

Babamın geleneksel konuşma rutininin dışına çıktığı tek ve nadir anlar, genellikle katkı payını ödemek istemeyen ya da ödememek için bahane üreten kişilerin durumlarına dair olurdu. Pişk meselesinde, babam asla ikna olmazdı. Dünyanın en makul ve kutsal nedenleri bile kifayetsiz gelir ve babamın saldırgan dilinden nasibini alırdı. Sakın babamın insanların arkasından konuştuğunu sanmayın; tam tersine muhatabının gözlerinin içine bakar ve dilinin ucuna gelen en zalim soruları sormakta hiçbir sakınca görmezdi. İnanın bana o zehirli dile, ben bile o çocuk halimle içimden isyan ederdim.

Babamla kişisel ilişkimin iyi olmadığını bilmem söylememe gerek var mı? Ben güzel konuşmaya bayılırdım, babam konuşmayı lanetlerdi. Ben özgürce konuşamadığım için ona hınç duyardım, o da konuşma arzumu küçümser ve tartışmasız otoritesiyle çevresindeki herkeste olduğu gibi bende de korku uyandırırdı. Onunla konuşabilmek, benim uzun yıllarımı aldı.

Yeterince büyüyüp, politik olarak da küçük bir statü kazanınca, bütün cesaretimi toplayıp babama, “insanlara neden uşaklarıymış gibi davrandığını” sordum.  Ona, nasıl olur da böyle bir soru sorabildiğim için, uzun uzun akılsızlığımdan, hiçbir şey anlamaya yanaşmayan aptallığımdan söz edip, yeterince hakaret ettiğine inandıktan sonra dedi ki, “Bizi bir arada tutan kaç şeyimiz var? Daha doğrusu bizi biz olarak, yan yana tutacak kaç şeyimiz kaldı” diyerek soruya soru ile cevap verdi.

“Kurallar” dedi ve ekledi: “Birer gönüllü anlaşmadır. Bizi kurallardan başka bir arada tutan bir şeyimiz yok, kuralı gevşetirsek yok oluruz, pişk dayanışma halkamızdır. Dayanışarak birbirimizi tanırız. Ben, kurallara sahip çıkarak varlığımızı koruyorum.”

İtiraf etmeliyim ki o zamanlar, babamın söylediği bu laflar, beni pek ikna etmiş değildi. Bu otoriter kaba saba adamı, yıllar geçtikçe daha iyi anlamaya başladım. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, önemli olan bir arada olmaktı. Bizi bir arada tutmanın biçimi, tali bir sorundu. Eğer bir arada değilsek, sevimsizliğimizin ya da kabalığımızın da bir anlamı olmaz. Bütün mesele birbirimizi tanımak için üstünde mutabakata vardığımız iyi ya da kötü kimi kurallara sahip olup olmadığımızdır. Eğer kurallarımız varsa o kuralları geliştirip mükemmelleştirme imkanı da var demektir. Ama kural yoksa, hiçbir şey yoktur.

Kürtlerin en büyük zaafı birbirine biat etme kültüründen nasipsiz olmalarıdır. Egemen efendilere biat etmek geleneksel bir kültür haliyken, Kürtler arası biatsızlık, ilk bakışta özgür ve bağımsız bir karakter gibi görünse bile, hiçbir şeyi olmayan Kürtler için bu konfor, aslında en büyük zaaftır.

Kürtlerin kendi arasındaki hadsizlik, bilindik en büyük hukuksuzluktur. Yokluk üzerinden deneyimlenen bu anlamsız eşitlik hali, birlikte hareket etmek için, ihtiyaç duyulan kardeşlik dilini zehirliyor. Hiç komplekse kapılmadan söylemeliyiz ki, efendilerimizin varlığı, bizi nesnel manada köle konumuna sürüklüyor. Kölenin, bir egemenlik alanı yaratmadan efendileşmeye çalışması, sadece komik değil, aynı zamanda zehir zemberek bir melezleşmedir. Kürt’ün melezliği, dilsiz ve sağır olması anlamına gelir.

Bir Kürt öteki Kürt’ü fark etmedikçe, ortak bir yaşam alanı üretmeleri imkansızdır. Bir Kürt kendini öteki Kürt'ten ödünç aldığını idrak etmedikçe, ortak çıkarlarda birleşmeleri ve ortak kurallar geliştirip, bu kurallarla hayatı idame etmeleri tam bir hayaldir. Bir Kürt’ün durumu öteki Kürt’ün ya sorunu ya da başarısıdır.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.