Ali Fikri Işık
Author
Birbirimizi anlamak zorunda mıyız?
Aslında mesele sadece dindarların algısı değil; aynı zamanda anlamamakta direnenlerin de toplam algısıdır.
Ramazan ayının birinde, yaşlı, yoksul ve yorgun bir adam, bir caminin ortasında baygınlık geçirir. Yere düşen adamı gören ahali hemen başına üşüşür. Herkes bildiğince yardım etmek ister. Yaşlı adam kendine gelir gelmez “Çekilin başımdan, Allah ne hale düştüğümü görsün” diye bağırır. Mantık doğru, eğer onun için bu hale düşüyorsak, önce onun görmesini arzularız.
Birbirimizi anlamak zorunda mıyız? Evet, anlamak zorundayız. Bu sorunun başka da bir cevabı yok. Sürüler, gruplar ya da topluluklar halinde yaşamaya çaba gösterdiğimize göre, bu konudaki tarihsel ısrarımıza bakarak, bu soruyu başka türlü cevaplama ihtimalimiz yok. Eğer istikrar içinde birlikte yaşamak arzusundan vazgeçmiyorsak ya da vazgeçemiyorsak işte o zaman birbirimizi anlamaktan başka seçeneğimiz yok demektir. Bu büyük ihtiyacın en büyük delili de adına dil dediğimiz o harika iletişim aracını üretmiş olmamızdır. Eğer birbirimizi anlama ihtiyacı duymamış olsaydık, kusura bakmayın ama asla dil gibi son derece karmaşık bir vasıtayı yaratmazdık.
Belki birbirimizi anlamak için, anlamadan önce, birbirimizi görmemiz gerekir. Kendini göstermek, onu anlamak kategorisine dahil değil; belki de anlamak sadece görmek isteyenin faaliyetidir. Kim bilir belki de anlamak, görmek arzusuyla başlıyor ve her arzu bir ihtiyacın karşılığı oluyor. Elbette saklı olanı görmek zor, zahmetli bir iştir; dolayısıyla bir parça fark edilmek arzusuyla öne çıkıp kendini göstermek nesnel ve makul bir davranıştır. Burada “kör göze parmak” klişesinden uzak, göstermek isteyenin niyetinden bağımsız, kendini sunulan ile sınırlamayan bir anlama çabasının, gösterilenin ötesine geçecek ve belki de eşyanın doğasını olduğu gibi görebilecek bir görme imkanından söz ediyorum.
Bir şeyi, bir olguyu, var olanı ya da niyet edileni görüp anlamak ancak gerçek ihtiyaçlara karşı samimiyetle alınmış bir konumla mümkün hale gelebilir. Esasen her birimize bir bakış açısı kazandıran şey, gerçek ihtiyaçlarımızdır. Bakış açısı ve bakılan yer arasındaki uyumu sağlayan da o ihtiyaçla kurduğumuz tutarlı ilişkidir.
Birbirimize neden ihtiyaç duyuyorsak, birbirimizi anlamanın nedeni de odur. Ne eksik ne de fazla. Hiç şüphesiz hayatı daha kolay ve daha yaşanır hale getirmek için birbirimize ihtiyaç duyarız. Çünkü her birimizin tekil potansiyeli hayattan talep ettiğimiz ihtiyaçları karşılamaya yetmiyor. Öte yanda da hayatın keyfi de yalnız başına çıkarılmıyor. İki durumda da birbirimize muhtaç ve mahkumuz. Üstelik Terry Eagleton’ın dediği gibi “Aslında biz kendimizi birbirimizden ödünç alırız.” Ahlak, etik gibi bütün insani değerlerin kaynağında yine bu ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç olmadan ahlak ve etiği gerekçelendiremeyiz. Listeyi uzatabilirim. Kültür, felsefe, siyaset benzeri ortak değerler de bu büyük pınarın suyundan beslenirler.
Birbirimizi anlamak için bunca değerli “birleştirici duyarlılıklara” sahip olmamıza rağmen hala birbirimizi anlamamakta ısrar edişimizi makul görmek ve izah etmek, her halde kolay bir iş olmasa gerek. Geçenlerde sosyal medyada Dücane Cündioğlu’nun harika bir paylaşımına şahit oldum. Söyle yazmıştı Cündioğlu:
“Aramak soru sormaktır; soru sormaksa her defasında yol adına ve yola dönmek için yoldan çıkmaktır.
Dindar bilinç soru sormaktan korktuğu için yoldan çıkmaz, bütün bildiği yalnızca boyun eğip itaat etmektir.
Daha da acısı nedir bilir misin?
Özgürlüğe hasret yaşamak!”
Aslında mesele sadece dindarların algısı değil; aynı zamanda anlamamakta direnenlerin de toplam algısıdır.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir