Kürdün yüreğine yazılmış sürgünde notlar

Kürdün yüreğine yazılmış sürgünde notlar
Kürdün yüreğine yazılmış sürgünde notlar

Uzunca bir zamandır yaşadıklarımdan ötürü geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirmiştim kendime. Dün yine öyle oldu ve bir anda birçok şeyi okumaya çalıştım, bir yerlere bir an önce yetişircesine kağıt kalem karalamaya çalıştım. Memduh Selim’i defalarca okudum, dipsiz bir kuyuda umudun ışığını avuçlamak istedim olmadı, “yitik bir aşkın gölgesinde” iz sürdükçe hatıralarında uzaklarda kabuk bağlamış yüreğim usul usul kendi sessizliğinde ağladı.

Yanlızlıktı elde kalan, haykırılmayan çığlıktı, sürgündü, yitip giden Kürdün umuduydu, masumiyetiydi. Hangi kelime, hangi cümle uzaklarda sürgüne yelken açmış acıları dile getirebilir? Kendime sorup da cevap bulamadığım onca soru içerisinde bizlere bırakılmış bir mirasın bedellerini mi ödüyoruz sorusu beni bir başka üzüyor, nereye ulaşacağını, nerede bitebileceğini kestiremediğim yeni yolculuklara çıkıyordum.

Belki bir arayış, belki yeniye dair umut beslediğimiz ideallerimiz, medeniyet dünyasında peşinde sürüklendiğimiz, kendi topraklarımızda kimseye hesap vermeden, kimselerden korkmadan, yabancı üniformalı askerden, jandarmadan, polisten kaçıp saklanmaksızın, doğru düzgün öğrenmemize bile fırsat verilmeyen ana dilim Kürtçe ile bir sokak başında şarkı söylemek, mümkünse içimdeki uhdeleri Kürtçe kaleme alıp, tarihe not düşmek isterdim.

Sadece kendi mağrur coğrafyamda nefes alıp vermek isterdim. Kimseleri kanatmadan, ölmeden, öldürülmeden kaçak göçek yaşamaksızın dört parçaya bölünmüş, bölüştürülmüş, adı yasaklı ülkemde tabiatın bana sunduğu özgür bir Kürt bireyi olarak yaşamak suçmuydu?

Yine yüreğimi kanatan cevapsız bir soruydu benimkisi; neydi bizleri ayrıştıran ötekileştiren? Ben özgürlüğümü isterken, ben bağımsız özgür bir ulus, Kürt aidiyeti düşlerken, başkasına düşman mıydım?Asla! Çünkü biz ne kini ne de düşmanlığı öğrenmedik ecdadımızdan. Bir yanımız Kürtçe ağlarken, diğer yanımız yarım yamalak da olsa bir parça Türkçe, Acemce, Arapça gülmüşüzdür.

Belki de buydu katlimize ferman, bizler ki özümüzden, topraklarımızdan uzaklaştırıldıkça başka bir iklimde “yabancı, doğulu, Kürt” en kötüsü özümüzü gizleyerek, yaban ellerde sürgün yaşama tutunmaya çalışırken hayat her seferinde bizleri kanatarak yabancılığımızı yüzümüze vuruyordu.

Doğrudur, dün metropol kentlerde yabancıyken bugün ise dört bir tarafa savrulmuş bir biçimde kendi ulusal gerçekliğimizden ve haklı toplumsal taleplerimizden hızla uzaklaşarak kaybolmaya doğru yol aldığımızı görüyorum.

Bizler ki kendi kadim topraklarımızda ötekileştirilirken, biraz Arap, biraz Türk, biraz Acemleştirilirken Kürdün dağına taşına yabacısı olduğumuz bayraklar, sözler yazılıp çizilirken hasbelkader bir arada yaşadığımız Türkün, Arabın, Acemin bir an için kendilerini esaret altında, özüyle çelişerek yaşamak zorunda kalan mağrur yürekli Kürdün yerine koymalarını, mümkünse vicdanlarını sorgulayarak yaşadıklarımızı, hissiyatlarımızı muhasebe etmelerini isterdim.

Dema kî ez zarok bum bi ruhekî kurdewatî mezin bum, şîn û şayî, ken û girî bi kurdî jîyan kir. Kilama herê xweş min bi kurdî bihîst guhdar kir, bum şahêdê merxasî û welatparizîyê. Rast bu zulma leşkerîyê mufreze hebu, raste eş û elem astengîyên girîng hebun le bêlê jîyanek bi rumet, bi xedr û xîmet hebu. Ev ji sedem û serbilindîya jîyana me bu.

Dolaysıyla yaşadıklarımızdan tecrübe edinerek şu kadarını söylemeliyim ki kendimizi öldürecek kadar entegre etsek bile başkasının toprağı, dili, kültürü, zenginliği, fakirliği insanoğlunun kendi öz değerlerinin yerini tutamaz. Bu yüzden diyorum ki; aynılaşarak kaybolarak değil, hükümran despotik zihniyetten ayrışarak, özümüzle barışık bir biçimde yaşamanın izlerini sürmekle mükellefiz.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.