Devlet aklı ve Kürtler

Devlet aklı ve Kürtler
Devlet aklı ve Kürtler

Türkiye'nin bugünkü siyasal ikliminde asıl cesaret, devlet adına konuşanların da, örgüt adına hüküm sürenlerin de ötesine geçebilmekte yatıyor. Biz Kürtlerin geleceği, başkalarının bizler adına kurduğu cümlelerde değil, kendi ulusal kimliğiyle, entelektüel birikimi ve demokratik toplumsal iradesiyle ancak şekillenecektir. O gün geldiğinde devlet aklı yalnızca Kürt realitesiyle değil, Türkiye Cumhuriyeti kendi gerçeğiyle de yüzleşme fırsatını bulacaktır.

Cumhuriyet boyunca devlet aklı, Kürt meselesini çoğu zaman güvenlik merkezli bir perspektifle ele aldı. Bu yaklaşım farklı dönemlerde değişik yöntemlerle uygulansa da trajik sonucu hiçbir zaman değiştirmedi. Kürt kimliği, dili ve toplumsal talepleri siyasal katılımın değil, güvenlik tartışmalarının gölgesinde kaldı.

Öyle ki bu durum her iki halka da ciddi zararlar verdiği gibi bir arada barış içinde yaşamayı neredeyse imkânsız kılarken, tolere edilemeyecek oranda bir kutuplaşma yaratıldı. Bu vahim durum bir taraftan Kürt realitesinin hakkaniyetli bir biçimde çözülmesini istemeyenlerin elini güçlendirirken, diğer taraftan halkı yoksullaştırarak bugünlere kadar gelindi.

Ancak bu muhasebe yalnızca devlete ait değildir. PKK rijit yapısıyla uzun yıllar silahlı mücadeleyi Kürt siyasetinin merkezine yerleştirdi. Bunun sonucu olarak demokratik siyaset, sivil toplum kültürü ve farklı Kürdistani yapılar tamamıyla geri plana itildi. PKK'den ötürü en büyük mağduriyeti şüphesiz ki Kürt halkı yaşadı. Bu bağlamda en zor muhasebe, biz Kürtlerin kendi iç muhasebesidir.

Bugün Kürtler yalnızca dört devlet arasında bölünmüş bir halk değildir aynı zamanda ortak ulusal aidiyetini, siyasal toplumsal hafızasını  yitirmekle yüz yüzedir. Bölgesel farklılıklar, siyasal ayrışmalar ve uzun yıllar süren çatışmalar, ortak bir gelecek fikrini zayıflatmıştır. Öyle ki birbirine zıt lokal düzeydeki güçlerin etkisiyle farklı sosyolojik kitlesel yapılar yaratıldı. Bu gerçekle yüzleşmeden yalnızca başkalarını eleştirmek, eksik bir muhasebe olur.

Kürtlerin geleceği ne yalnızca devletin güvenlik politikalarına ne de silahlı mücadelenin ürettiği temsili siyasal dile mahkûm olmamalıdır. Asıl ihtiyaç düşüncenin, kültürün, hukukun ve demokratik siyasetin güç kazandığı yeni bir toplumsal zemindir. Bir halkın gerçek gücü, yalnızca direnme kapasitesiyle değil düşünme, üretme ve kendi geleceğini özgür iradesiyle kurabilme yeteneğiyle de ölçülür.

Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin önünde temel iki soru vardır; Devlet, Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik meselesi olarak görmekten vazgeçip, Kürt realitesini tanıyarak yenilikçi demokratik bir anayasa ile güvence altına alabilecek midir? Yine Kürt hareketi kendisini revize ederek vesayet siyasetinin gölgesinden tamamen kurtulup, çoğulcu, demokratik bir zeminde yeni ufuklara yelken açabilecek midir?

Bu iki soruya verilecek cevap, yalnızca biz  Kürtlerin değil, Türkiye'nin de geleceğini belirleyecektir. Çünkü gerçek devlet aklı, toplumların farklılıklarını bastıran değil, onları ortak bir gelecek içinde buluşturabilen üst akıldır. 

Gerçek siyasal olgunluk ise yalnızca başkalarını eleştirmekle, tahakküm kurmakla değil, gerektiğinde kendi hakikatiyle yüzleşebilme cesaretini göstererek, farklılıkları tolere edebilme sabrını göstermekten geçiyor. Bu kadim toprakların bugün her zamankinden daha fazla böylesi bir sağduyuya, cesarete ve ortak akla ihtiyacı vardır.