Ölünün ardından taziye kültürünü yeniden düşünmek

Ölünün ardından taziye kültürünü yeniden düşünmek
Ölünün ardından taziye kültürünü yeniden düşünmek

Taziye, acıyı paylaşmanın ve yas tutan ailenin yükünü hafifletmenin en güçlü toplumsal dayanışma biçimlerimizden biridir ancak bugün bazı yerlerde bu gelenek, yas sahibine ekonomik yük bindiren, insanları “el âlem ne der” baskısıyla borçlandıran ve imkânı olanla olmayan arasındaki farkı daha da görünür kılan bir pratiğe dönüşüyor. Bir sosyal bilimci olarak dikkat çekmek istediğim mesele tam da budur. Dayanışma adına ürettiğimiz bu toplumsal baskıyı artık cesaretle sorgulamalıyız.

Kürt toplumunda taziye, toplumsal dokumuzun en güçlü dayanışma geleneklerinden biridir. Bir insan hayatını kaybettiğinde yakınlarının yanında olmak, acısını paylaşmak ve onu yalnız bırakmamak önemli bir kültürel değerdir. Bu yönüyle taziye geleneğimiz korunması gereken güçlü bir toplumsal mirastır. 

Ancak bazı uygulamaların zaman içerisinde bu dayanışmanın özünden uzaklaştığını da görmek zorundayız. Yakınını kaybeden bir aile, kendi acısını yaşamak yerine “Kaç kişi gelecek?”, “Ne ikram edeceğiz?”, “Yemek nasıl olacak?”, “İnsanlar ne diyecek?” kaygısıyla uğraşıyor. Ekonomik imkânı sınırlı olanlar ise sırf çevrenin beklentilerini karşılayabilmek için borçlanabiliyor.

Burada artık yalnızca gelenekten değil, toplumsal baskıdan söz etmemiz gerekiyor. Üstelik bu durum, toplumdaki ekonomik farklılıkları taziye üzerinden yeniden üretiyor. İmkanı olan bir aile için sıradan görülen bir harcama, dar gelirli bir aile için ciddi bir borca dönüşebiliyor. 

İnsanlar ekonomik durumlarından dolayı mahcup oluyor, sırf “eksik görülmemek” için güçlerinin üzerinde harcama yapmak zorunda hissediyor. Daha düşündürücü olan ise taziyenin kimi zaman bir gösteriş ve statü alanına dönüşmesi.

Kaç kişiye yemek verildiği, ne ikram edildiği, taziyenin nasıl yapıldığı üzerinden değerlendirmeler yapılması, geleneğin özünü zedeliyor. Yasın ve acının paylaşılması gereken yerde maddi imkânların görünür hale gelmesi, kültürel açıdan üzerinde düşünmemiz gereken bir dönüşümdür.

Bunun yanında, insanların en savunmasız olduğu bir dönemi fırsata çevirerek taziyeler üzerinden ekonomik kazanç elde etmeye çalışan anlayışlar da ayrıca sorgulanmalıdır. Bir ailenin acısının ekonomik fırsata dönüştürülmesi, toplumsal vicdanla bağdaşmaz.

Bu konuya dikkat çekmemin nedeni taziye geleneğine karşı olmak değildir. Tam tersine, bu geleneğin taşıdığı dayanışma ruhunun korunması gerektiğine inanıyorum. Sosyal bilim açısından hiçbir gelenek yalnızca geçmişten geldiği için sorgulanamaz olmamalıdır. 

Gelenekler toplum tarafından yaşatılır, dönüşür ve gerektiğinde yeniden biçimlendirilir. Bir gelenek dayanışmayı güçlendiriyorsa onu yaşatmak gerekir, fakat insanları borçlandırıyor, mahcup ediyor, ekonomik farklılıkları derinleştiriyor ve gösteriş baskısı yaratıyorsa onu yeniden düşünmek de toplumun sorumluluğudur.

Bu nedenle özellikle Serhat bölgesinde bu meseleyi açıkça konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Taziyesi olan aileye düşen, gelen insanları memnun etmek değil yasını tutmaktır. Topluma düşen ise o ailenin sofrasını değerlendirmek değil, yükünü paylaşmaktır. Belki de taziyelerde kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi “Ne ikram edilecek?” değil, “Bu ailenin yükünü nasıl azaltabiliriz?” olmalıdır.

Taziye kültürümüzden vazgeçmeyelim. Fakat onu yeniden özüne döndürelim. Taziyenin anlamı, acı sahibine yeni bir yük yüklemek değil, onun yükünü omuzlamaktır. Ve hiçbir insan, sevdiği birini kaybettiği için borçlanmak zorunda kalmamalıdır.

Ölüm karşısında hepimiz eşitiz. Ve insanın en büyük ihtiyacı, böyle bir günde gösteriş değil, omuz, ikram değil, dayanışma, söz değil, yürek görmektir.

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.