Korona günlerinde kadın cinayeti

Korona bile erkeklerin yüreklerine merhamet ve sevgi salmıyorsa, bu büyük insanlık ayıbı ve problemini başka bir bağlamda düşünmek gerekir. Mesele salt sevgi ve merhamet meselesi değildir. Meselenin boyutları çok büyük ve sanırım çözümü de benim haddimi aşıyor.

Korona günlerinde kadın cinayeti
Korona günlerinde kadın cinayeti

Sokakların, cadde ve meydanların sessizliğini alışılmadık bir ürkeklikle evimin penceresinden izliyorum; son gece seferini yapan Marmaray’ın hüzünlü ıssızlığı, demir rayların üstünden akıp, içimi ürperterek önümden geçiyor. İstanbul’un bu iç karartıcı tenhalığına hiç alışık değilim. Gece tek tük karartıların dışında gözüme hiçbir şey çarpmıyor; gelip gidenlerin ayak sesleri, öyle uzun zaman aralıklarına denk geliyor ki, kulağıma ulaşan bu ayak seslerinden, karakter tahmini yapma zamanı bile bulabiliyorum. Hayat hiç bu kadar buharlaşmamıştı. O kulakları rahatsız eden gürültücü şehir gitmiş, yerine neredeyse boynu bükük, titrek ve kendi gölgesinden korkan, ürkek bir şehir gelmiş. Yeri gelmişken bu sessizlik, tenhalık ve ıssızlığın beni çok korkuttuğunu hemen ifade etmeliyim; hatta öyle ki, bu cansızlık hali, beni korona belasından daha fazla korkutuyor. Yalan yok, tas tamam hissettiğim bu.

Bir gece önce, gece yarısından sonra, pencereyi açmış hem sigaramı içiyordum hem de hafif çiselemeye başlayan yağmuru izliyordum. Sokağın sağ tarafından gelen bir çığlık sesi duydum. Sokağın ön tarafı boydan boya Marmaray’ın koruyucu demir yolu panelleriyle kaplı olduğu için sesin karşıdan gelme ihtimali yoktu. Ses görüş alanıma girdikten sonra ya bana doğru seyredecekti ya da sağımın sağından devam edecekti. İkinci çığlıkla birlikte bir kadının sol tarafa doğru yani benim görüş menzilime doğru koştuğunu gördüm. Sokakta ciddi bir aydınlatma olmadığı için kadının yaşı ve eşkaline dair tahmin edici bir fikir edinemedim. Üç dört adım sonra arkasından bir erkeğin koştuğunu gördüm. Erkeğin arkasından bir başka kadın belirdi. İki adım sonra erkek, kadını paltosundan tutmayı başardı. Kadın biraz sendeledi ve ani bir darbe ile erkekten kurtulup sırtını Marmaray paneline dayadı. Artık kadının yüzünü görebiliyordum. Dördüncü kattaki evimin penceresinde her şeyi gören bir pozisyondaydım.

Erkek şiddet kullanmıyordu yani kadını o an dövdüğünü görmedim ama kadının ağzı burnu kanıyordu. Anlaşılan esas şiddet daha önce uygulanmıştı. Arkadan koşan ikinci kadın hızla erkeği itti. Erkek sendeleyip güçlükle ayakta durdu.  İkinci kadın “sarhoş herif” dedi, “Allah belanı versin, çek git, defol, uzak dur kızımdan” diye ekledi. Bütün bunları çok yüksek sesle söylüyordu. Evimin hem sağında hem solunda yer alan suit motellerden, insanlar kavgaya müdahil oldular. İki erkek,  sarhoş adamı etkisiz hale getirip uzaklaştırdı. İki erkek daha kadın ve kızını ters yöne doğru götürdü. Muhtemelen evde başlayan bir uyuşmazlık, şiddet yoluyla sokağa taşınmıştı.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun yayınladığı rapora göre, son yirmi günde yirmi bir kadın cinayeti işlenmiş. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün verilerine göre, son yirmi günde Alo 155 polis hattına en çok gelen şikayet, karı koca kavgalarıymış. Anlaşılan tenhalaşan sokak, cadde ve meydanlar, gürültüyü ve şiddeti eve taşımış.

Her gün daha çok artan kadın cinayetlerinin, temel sosyolojik nedeni, elbette erkek egemen zihniyetin kültürel kodlarıdır. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, cinayet nedenleri de değişime uğramış. Daha önceleri namus kisvesi adı altında işlenen bu cinayetler, mutasyona uğrayarak, statü ihtilaflarının merkez sorunu haline gelmiş. Namus meselesinden daha çok, ayrılık talebi nedeniyle cinayetler işlenmeye başlamış. Hukukun, demokrasinin ve insan haklarının meşru ve yasal gördüğü bu talep, öldürmenin vesilesi olmuş. Meşru ve yasal bir hakkı, ölüm fermanı olarak meşrulaştıran bir zihniyete kim cevaz verir? Elbette bu toplum. Toplumun meşru görmediği hiçbir şey yaygınlık kazanmaz, uzun ömürlü olamaz. Kadın cinayetlerini meşrulaştıran yegane olgu, toplumun kültürel hoşgörüsüdür.

Soru basit; bir toplum neden cinayetleri meşru görür? Yanıt da basit aslında; gelenek ve görenekleri, hayat tarzı olarak belleyen bir topluluk, gelenek ve görenekleri yaşatmak adına her gün cinayetlere meşruiyet katar.

Sevgisizliğin, merhametin ve insan hayatının değersizleştiği bir kültürel iklim de en çok aşınan ve erozyona uğrayan ilke erkek ve kadın eşitliği olur. Hiç kendimizi kandırmayalım, bu toplum kadını eşit birey olarak kabul etmiyor. Devletin ve toplumun gözünde kadın eşit haklara sahip değildir. Eğer sahip olsaydı, bu karanlık günlerde, koronanın herkesi tehdit ettiği günlerde 20 günde 21 kadın cinayeti işlenmezdi.

Korona bile erkeklerin yüreklerine merhamet ve sevgi salmıyorsa, bu büyük insanlık ayıbı ve problemini başka bir bağlamda düşünmek gerekir. Mesele salt sevgi ve merhamet meselesi değildir. Meselenin boyutları çok büyük ve sanırım çözümü de benim haddimi aşıyor.

 

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.