Ali Fikri Işık
Author
Ermeni meselesini kimle ve hangi çerçevede konuşuyoruz?
Unutmayalım Kürtler hesap vermekten kaçmıyor. Sadece bilmek istiyor. Çünkü metin bir retorikten çok bir iddianame gibi davranıyor. Eğer yargılanacaksak, yargıyı ve hukuku tanımak bizim hakkımız. Ama eğer öyle değilse, hiç kimse kusura bakmasın, metnin lakırdısı boş bir gevezelik olur.
Benim çocukluğumda annem her yaz bizi, annem ve babamın iki ayrı köyüne götürürdü. Baba tarafın biraz varlıklıydı, anne tarafım ise tam tersine yoksul bir aileydi. Dayılarım çobanlık yapardı ve biz onlarla birlikte gün boyu bazen de geceleri koyun keçi sürüleriyle vakit geçirirdik. Annemin köyünde en büyük ödülümüz, sabahları “merkep”in altından çıkarılan ve kahvaltı niyetine bize ikram edilen üstü kaymaklı ekmekti. Babamın köyünde ise her gece birine misafir edilirdik ve mutlak şerefimize bir şeyler kesilir, zengin bir sofrada karnımızı doyururduk. Annemin köyünde hayvanlardan, ağaçlardan, otlardan ve köyün ortasındaki tuzlu kuyusundan ve onun suyundan söz ederdik. Ne geçmiş ne de gelecek pek konuşulmazdı. Babamın köyünde geçmiş ve düşmanlıklar çok önemsenirdi, hangi aşiretler dost, hangileri düşman bunları, çocuklar da bilirdi. İki fermana sıkça atıf yapılırdı. Birincisi “Fermana Fileha” diğeri de “Fermana me”…
Hangi yazdı şimdi hatırlamıyorum, beni çok sevdiğini her hareketiyle belli eden ve şalvarının cebinde şekerin hiç eksilmediği Apê Hecî Xelef, beni dolaşmaya çıkardı. “Guherê Kona” denilen yere geldik ve “Fermana Fileha döneminde burada çok kafa kestim” dedi. Doğrusu o an bir şeyler hissettiğimi hatırlamıyorum. Bunun ne anlama geldiğini çok sonradan idrak ettim. Apê Hecî Xelef tıpkı cebinde taşıdığı şekerler gibi şeker bir adamdı. Komikti ve beni çok güldürüyordu. Ama o gün, hala unutamadığım detay şuydu: “Bıçağımı boğazına dayıyordum, eşhedini getir diyordum. Getirenleri bağışlıyordum, getirmeyenlerin boğazını kesiyordum.”
Benim Ermeni soykırımıyla ilgili olarak deyim yerindeyse birinci elden duyduğum ilk bilgiler bunlardı. Babamın köyünde katı bir aşiret kastı vardı. Kurallar belliydi ve herkes bu kurallara uyardı. Annemin köyünde kurallardan eser yoktu ya da ben bu kuralları hiç hissetmedim.
Bu küçük hikayeyi anımsamanın nedeni Fırat Aydınkaya’nın “8 soruda Kürtler ve Ermeni Soykırımı” adlı yazısıydı. Bütün siyasal hayatım boyunca Ermeniler söz konusu olduğunda, tanıdığım herkes, söz birliği etmişçesine, “Ermeni soykırımı” ifadesini kullanmadan, bu meseleden söz etmezlerdi. Atıf hep “soykırım” olurdu. Ben bu tanıma itiraz eden bir Kürt görmedim, tanımadım.
Ama Fırat Aydınkaya’nın söz konusu yazısını okuyunca, önce öfkelendim. Sonra görmezlikten gelmeye çalıştım. Ama bir yerlerde incinen onurumu teskin etmekle baş edemedim. Hele “İmece usulüncedir, totaldir, fragmanterdir ve anonimdir” kavramlaştırmasını görünce zıvanadan çıktığımı itiraf etmeliyim. Ne demek total, ne demek, anonim, ne demek imece? Soykırımı teorik olarak tanımlama çerçevesinde sarf edilen bu kavramlar, nihayet işlevsel olarak, Ermeni soykırımında Kürtlerin rolüne dönük anlamlandırmanın gerekçeleri olarak ifade ediliyor. Bir halkı total olarak suçlamanın, eylemin imece usulü ve anonim olduğunu ileri sürmenin iyi niyetli bir çaba olduğuna, hiç kimse inandırmaya çalışmasın.
Fikirlerine saygı duyduğum, kendilerinden çok şey öğrendiğim kimi dostlarımın ileri sürdükleri gibi, yazarın iyi niyetine filan inanmıyorum. Bir an yazarın iyi niyetli olduğuna inansam bile, ortaya çıkan metin kesinlikle kötü niyetlidir. Zaten metinde kendisini saklayan utangaç bir metin değil. Total olarak bütün Kürtleri suçlamak ya da suç ortaklığı içinde göstermek için kendince ölümcül sorular soruyor.
“Bu konuda çalışan bir kısım arkadaşlar aktör sosyolojisi üzerinden bir okuma yapıyor. Ben buna katılmıyorum. Aktör sosyolojisi üzerinden gidersek navigasyonumuz ağa ve şeyhlerden öteye geçmez. Yani sol jargonun modern üretimiyle ‘Kürt feodalizmi’ni suçlayıp işin içinden çıkarız. Peki ya reaya Kürtler? Yani herhangi bir aşirete bağlı olmayan Kürtler? Peki düşük ve/ya orta profilli aşiretler? Öbür yandan eğer aktör sosyolojisi ile olaya yaklaşırsak o zaman bütün bir devleti ya da halkı değil sadece İTC’nin elebaşlarını suçlamak gibi bir savrulmanın içine düşmeyi de göze almamız gerekir.”
Anlaşılan bu büyük suçun failleri olarak ağa ve şeyhler, metin için yeterli ve tatminkar sanıklar değil. Bir bütün olarak Kürt feodalizmi bile, yalnız başına sanık sandalyesine oturtulamaz. Reayalar ve herhangi bir aşirete bağlı olmayan Kürtler de suçludur. Aktörler yeterli değil, kökler de suçludur. Herkes suçlu ve iştirakçı değilse, soykırım kavramı oluşmuyor. Eğer herkesi suçlamayacaksak, o zaman İTC elebaşlarını da suçlamak yersizdir.
“…Son cümle olarak eğer Kürdistan’da soykırıma Kürt iştiraki olmasaydı, yani Kürtler bırakalım Ermenileri korumayı, tamamen hareketsiz ve bağımsız dursalardı bile bugün bambaşka bir şey konuşurduk. Bu sebeple 1918 itibariyle Kürt-Ermeni hinterlandında neredeyse tek bir Ermeni’nin kalmamasını sadece kamu otoritelerinin devasa suçu ile açıklayamayız. Merkezi otoritenin Kürdistan dağlarına sığınan Ermenileri katletme imkan ve kabiliyeti yoktu.
O yüzden Kürdistan’da Kürt iştiraki olmasaydı belki sadece merkez ve merkeze yakın şehirli ahali katledilirdi. Ki esas Ermeni nüfus taşradaydı ve taşradakilerin büyük çoğunluğunun burnu bile kanamazdı. O yüzden Kürdistan’da önemli bir nüfusun bu konuya seferber edilmesi Ermenilerin kaderini belirledi.”
Bu son alıntıdan da anlaşıldığı gibi, Kürdistan’da soykırımın asıl faili Kürtlerdir diyor metin. Hatta Kürtler fail olmasaydı Ermenilerin burnu bile kanamazdı, diyor. Hele, “Merkezi otoritenin Kürdistan dağlarına sığınan Ermenileri katletme imkan ve kabiliyeti yoktu” demek, düpedüz tarihi çarpıtmak ve Kürtleri kendi kötü niyetine kurban etmekten başka sonuç çıkmaz.
Şimdi bu metin kiminle konuşuyor? Bu metnin gerçek derdi ne? Bu metin hangi çerçevede gelişen bir soruna katkı yapıyor. Soykırım kavramına Kürtlerin bir itirazı olmadığına göre, metin neden Kürtleri hırpalamaya devam ediyor? Metin ne umuyor?
Söz gelimi soykırımın adil çözümünde Kürtler hangi engeli temsil ediyor? Dahası ve en önemlisi Kürtler kurulan bir çözüm masasına itiraz mı ediyor? Bu meselenin adil çözümü için geliştirilen bir hukuk var da Kürtler bu hukukun sınırlarına mı muhalif? Bir masa oluşturuldu da bizim mi haberimiz yok?
Tekrar soruyorum: Metin kiminle konuşuyor? Bu metnin muhatabı kim? Masada kimler var? Kimler çözüm hukukunu tayin etti?
Unutmayalım Kürtler hesap vermekten kaçmıyor. Sadece bilmek istiyor. Çünkü metin bir retorikten çok bir iddianame gibi davranıyor. Eğer yargılanacaksak, yargıyı ve hukuku tanımak bizim hakkımız. Ama eğer öyle değilse, hiç kimse kusura bakmasın, metnin lakırdısı boş bir gevezelik olur.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.