Muazzez Baktaş
Yazar
Barzani çizgisi: Direnişten kurucu iradeye uzanan tarihsel süreklilik
"Kürtlerin devletleşme fikri, kesintilere rağmen süreklilik taşıyan bir mücadeleyle şekillendi"
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeni, birçok halk için ulus-devletleşmenin kapısını araladı. İmparatorlukların çözülmesiyle birlikte, kimlikler siyasi forma kavuştu; halklar kendi kaderlerini tayin etme imkanı buldu. Ancak aynı tarihsel moment, Kürtler için bir doğuş değil, sistematik bir dışlanma sürecine dönüştü.
Sevr Antlaşması ile beliren sınırlı devlet ihtimali, kısa sürede ortadan kaldırıldı; yerine geçen Lozan Antlaşması ise Kürtleri yalnızca statüsüz bırakmadı, aynı zamanda onları uluslararası hukukun görünmez alanına itti. Bu, sıradan bir diplomatik tercih değil; bilinçli bir jeopolitik mühendislikti.
Kürtler, bölgesel dengelerin sürdürülebilirliği adına parçalanabilir, yönetilebilir ve gerektiğinde bastırılabilir bir topluluk olarak konumlandırıldı. Dört ayrı devletin sınırları içine bölünmek, yalnızca coğrafi bir parçalanma değil; aynı zamanda siyasal iradenin de bölünmesiydi. Bu durum, Kürt meselesini geçici bir kriz olmaktan çıkarıp yapısal bir soruna dönüştürdü.
Direnişin kurumsallaşması: Barzani çizgisi
Kürtlerin devletleşme fikri hiçbir zaman dağınık bir hayal olmadı. Bu fikir, kesintilere rağmen süreklilik taşıyan bir mücadeleyle şekillendi. Bu sürekliliğin en belirgin ve en kararlı hattı, ölümsüz Mele Mustafa Barzani ile somutlaştı.
Barzani, yalnızca bir lider olarak değil; bir tarihsel eşik olarak değerlendirilmelidir. Onun mücadelesi, klasik anlamda bir silahlı direnişin ötesine geçerek, bir halkın psikolojik eşiğini aşmasını sağladı. Yenilgiler, sürgünler ve uluslararası yalnızlık bu çizgiyi kırmadı; tersine daha dirençli, daha bilinçli ve daha stratejik bir karakter kazandırdı.
Bu tarihsel hat, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile kurumsal bir zemine taşındı. Artık mesele yalnızca direnmek değil; yönetmek, kurmak ve sürdürülebilir bir siyasal yapı inşa etmekti.
Bugün Başkan Mesud Barzani ile devam eden bu çizgi, geçmişin romantize edilmiş bir hatırası değil; geleceğe dönük bir stratejik akıldır. Bu çizgi, duygusal reflekslerle değil; tarihsel deneyimden süzülen bir kurucu irade ile hareket etmektedir.
Devletsizlik: Yapısal kırılganlığın adı
Devletsizlik, soyut bir eksiklik değil; somut sonuçlar doğuran bir kırılganlıktır. Kürtler, bulundukları her ülkede farklı biçimlerde ama benzer mantıklarla karşı karşıya kaldı: inkâr politikaları, kültürel asimilasyon, güvenlikçi yaklaşımlar ve dönemsel olarak açık şiddet.
Bu kırılganlığın en ağır tezahürlerinden biri, Enfal Soykırımı olmuştur. On binlerce insanın yaşamını yitirdiği bu süreç, yalnızca bir insanlık trajedisi değil; aynı zamanda devletsizliğin ne anlama geldiğinin tarihsel bir kanıtıdır. Daha çarpıcı olan ise uluslararası sistemin bu süreçteki sessizliğidir. Sessizlik, burada tarafsızlık değil; fiili bir tercihtir.
Referandum: Gecikmiş bir tarihsel beyan
2017 yılında Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen bağımsızlık referandumu, Kürtlerin kolektif iradesinin açık ve tartışmasız bir ifadesidir. Bu süreç, yalnızca bir siyasi girişim değil; yüzyıllık bir talebin sandıkta somutlaşmasıdır.
Milyonlarca insanın sandığa giderek ortaya koyduğu irade, son derece nettir: Kendi kaderini tayin etme hakkı. Ancak uluslararası sistem, bu iradeyi tanımak yerine klasik refleksine döndü: denge politikaları. Demokrasi ve halk iradesi söylemleri, söz konusu Kürtler olduğunda geri çekildi. Tehditler duyulmadı, baskılar görülmedi, ilkeler askıya alındı. Bu durum, Kürtlerin kolektif hafızasında yeni bir kırılma yarattı: Evrensel değerler, evrensel uygulanmamaktadır.
Uluslararası sistem: İlke mi, çıkar mı?
Kendi kaderini tayin hakkı, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olarak kabul edilir. Ancak bu ilkenin uygulanışı, çoğu zaman normatif değil; pragmatiktir.
Dünyanın farklı bölgelerinde bağımsızlık talepleri desteklenirken, Kürtlerin benzer talepleri ya görmezden gelinmekte ya da güvenlik tehdidi olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca politik bir çifte standart değil; aynı zamanda etik bir çöküştür.
Çünkü ilke, herkes için geçerli olmadığında ilke olmaktan çıkar.
Milli bilincin dönüşümü: Savunmadan kuruluşa
Bugün Kürtler açısından en kritik dönüşüm, milli bilincin ulaştığı seviyedir. Bu bilinç artık yalnızca bir varlık mücadelesi değil; bir gelecek inşasıdır.
Kürtler artık sadece kimliklerini korumak istemiyor; kendi siyasal yapılarını kurmak, yönetmek ve sürdürülebilir kılmak istiyor.
Bu noktada Barzani çizgisi, tepkisel değil; stratejik bir aklı temsil etmektedir. Bu çizgi, kısa vadeli duygusal dalgalanmalardan bağımsız olarak, uzun vadeli bir devlet perspektifi sunmaktadır. Ve bu perspektif, her geçen gün daha geniş bir toplumsal karşılık bulmaktadır.
Dünyanın Kürtlere bir devlet borcu var
“Dünyanın Kürtlere bir devlet borcu var” ifadesi, bir slogan değil; tarihsel bir muhasebedir. Bu borç, yalnızca geçmişte kaçırılan fırsatların değil; aynı zamanda bilinçli tercihlerle sürdürülen statüsüzlüğün sonucudur. Bu borç iki şekilde kapanır: ya siyasal irade ile, ya da tarihsel zorunlulukla.
Sonuç: Kaçınılmazlık ve irade
Tarih, bazı halklara sabretmeyi değil; mücadele etmeyi öğretir. Kürtler, artık yalnızca direnen bir halk değil; yön tayin eden bir aktördür. Bu dönüşüm, geri döndürülebilir bir süreç değildir. Bu, bir kırılma değil; bir yön değişimidir. Ve her yön değişimi gibi, bunun da bir varış noktası vardır: Siyasi statü, gecikir, zorlaşır, bedel ister ama yok olmaz.