Prof. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Author
Türkiye'nin ikinci yüzyılında Kürt meselesi: Demokratik bütünleşme arayışları ve hukuki çerçeve
Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılında Kürt meselesinin dönüşümünü, 2026 yılında kabul edilen 7595 sayılı Kanun ve bu kanun etrafında şekillenen "Terörsüz Türkiye" vizyonu üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, devletin rasyonel bir yaklaşımla güvenlikçi paradigmaları yapısal bütünleşme adımlarıyla harmanladığı bu yeni evre incelenmektedir. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un ortaya koyduğu metodolojik çerçeve ekseninde, sürecin hukuki altyapısı, yargısal erteleme kurumunun uluslararası ceza hukuku sınırları (jus cogens) ve mağdur hakları açısından dengeli yaklaşımı eleştirel bir perspektifle değerlendirilmektedir. Analiz, devletin kararlı iradesi ile anayasal ve kurumsal güvencelerin titizlikle işletilmesinin, Türkiye’nin demokratik konsolidasyonunu kalıcı kılacağını savunmaktadır.
İkinci yüzyılda yapısal bir mesele olarak Kürt sorunu
Türkiye Cumhuriyeti, 2023 itibarıyla geride bıraktığı ilk yüzyılın ardından, köklü yapısal meselelerini kurumsal bir olgunlukla yeniden değerlendirme vizyonuna sahiptir. Bu meselelerin başında, ülkenin iç barışını ve toplumsal istikrarını doğrudan etkileyen Kürt meselesi gelmektedir. Cumhuriyetin ilk yüzyılındaki dönemsel tıkanıklıklar ve 2013-2015 arasında yürütülen Çözüm Süreci gibi geçmiş girişimlerin metodolojik eksiklikleri, ikinci yüzyılda yerini daha rasyonel, takvime bağlı ve devlet ciddiyetini yansıtan bir stratejiye bırakmıştır. Günümüz dünyasında mesele, salt bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak, Türkiye'nin hukuk devleti niteliğini tahkim eden ve anayasal bütünlüğü güçlendiren bir boyuta evrilmiştir.
Bu çalışma, söz konusu büyük dönüşümü iki temel düzlemde ele almaktadır:
2026 yılında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un Anadolu Ajansı'nda (AA) yayımlanan ve devrim niteliğinde kurumsal bir yol haritası sunan "Terörsüz Türkiye'ye geçiş artık engellenemez" başlıklı makalesindeki vizyonun hukuki analizi.
Bu vizyonun yasal dayanağı olan 7595 sayılı Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamındaki yargısal erteleme kurumunun, uluslararası ceza hukukunun mutlak kuralları (jus cogens) ve onarıcı adalet ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi.
Değişen jeopolitik ve iç dinamikler
Cumhuriyetin ikinci yüzyılındaki bu kararlı arayışı tetikleyen dış etkenlerin başında, Orta Doğu'da yeniden şekillenen jeopolitik dengeler gelmektedir. Ankara, sınır ötesindeki terör unsurlarına yönelik tavizsiz askeri operasyonlarını sürdürürken, eş zamanlı olarak sahada elde ettiği bu mutlak gücü iç sahada yapısal bir barış enstrümanına dönüştürme basiretini göstermiştir. Güvenlik konseptinin sınır ötesinde tahkim edilmesi, devlete görece zayıf bir konumdan değil, tam aksine egemen ve güçlü bir pozisyondan hukuki entegrasyonu yönetme kabiliyeti sağlamıştır.
İç siyasette ise süreç, geçmişteki hatalardan çıkarılan derslerle son derece şeffaf ve kurumsal bir mimariye oturtulmuştur. Geçmiş tecrübelerin aksine, bu kez çözümün yegane adresi ve meşruiyet zemini olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) konumlandırılmıştır. Nitekim 7595 sayılı Kanun'un TBMM'de 467 milletvekilinin ezici desteğiyle kabul edilmesi, devletin başlattığı bu sürecin arkasındaki demokratik ve siyasi meşruiyet tabanının ne kadar güçlü olduğunu ispatlamaktadır.
Bu geniş mutlak çoğunluk, meselenin anayasal vatandaşlık temelinde, etnik referanslardan arındırılmış bir kapsayıcılıkla çözülmesi için uygun bir şemsiye sunmaktadır. Ayrıca, bölgeye yönelik sosyal belediyecilik ve yerel yönetimlerin yasal denetim sınırları içinde etkinleştirilmesi, ekonomik kalkınma hamleleriyle birleşerek sürecin sosyo-ekonomik ayağını da başarıyla tahkim etmektedir.
"Terörsüz Türkiye" vizyonu ve Mehmet Uçum analizinin stratejik değeri
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un 16 Ekim 2026 tarihinde Anadolu Ajansı'nda yayımlanan makalesi, devletin bu doğrultudaki stratejik aklını ve kurumsal ciddiyetini en net şekilde ortaya koyan doktriner bir metindir. Uçum, meseleyi geçmişteki muğlak ve dönemsel arayışlardan keskin bir şekilde ayırarak; takvime bağlı, hukuki altyapısı sağlam örülmüş bir "hukuki entegrasyon ve toplumsal bütünleşme süreci" olarak tanımlamaktadır. Uçum’un analizi, süreci duygusal ya da siyasi risklere açık bir zemin yerine, devletin egemenlik haklarını koruyan rasyonel ve pragmatik bir hukuki çerçeveye oturtması bakımından son derece kıymetlidir.
Makalenin öne çıkan en güçlü yönü, sürece dair getirdiği öngörülebilir takvim ve kurumsal mekanizmadır. Uçum, silah bırakma sürecinin resmiyet kazanması adına Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararının 2026 yılı bitmeden alınması gerektiğini vurgulayarak devletin bürokratik kararlılığını sergilemektedir.
Bu vizyonun yasal dayanağı olan 7595 sayılı Kanun, 10 Ağustos 2026’da kabul edilmiş ve 18 Ağustos 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Uçum’un ustalıkla formüle ettiği modelde, MGK kararını müteakip başlayacak 6 aylık başvuru süresi, bireylerin hukuki sisteme entegrasyonu için berrak bir koridor açmaktadır. Kanun kapsamındaki yargısal erteleme süreleri (üst sınırı 15 yıl altındaki suçlara 5 yıl, daha ağır suçlara 10 yıl erteleme) ceza adaletinin esnekliği ile kamu güvenliği arasındaki hassas dengeyi mükemmel bir şekilde korumaktadır. Örgüt faaliyetiyle işlenen kasten öldürme gibi ağır suçların kapsam dışı bırakılması ise toplumsal adalet duygusunu incitmeyecek hukuki bir bariyer işlevi görmektedir.
Uçum, İmralı ve Abdullah Öcalan’ın süreçteki işlevsel rolünü de son derece gerçekçi ve pragmatik bir zemine oturtmaktadır. İmralı’da oluşturulan yeni teknik çalışma alanı, bir af veya kişisel ayrıcalık değil; örgütün silah bırakma iradesini fiilen hayata geçirebilmesi için kurgulanmış operasyonel bir araçtır. Uçum, örgüt yöneticilerinin kendi pozisyonlarını Öcalan'ın statüsü üzerinden pazarlık konusu yapmasını rasyonel bir dille eleştirerek, devletin bu süreci bir "müzakere" değil, tek taraflı bir "diyalog ve hukuki entegrasyon" projesi olarak kurguladığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yazara göre, legal alandaki aktörlerin süreci yavaşlatma girişimleri, devletin kararlı duruşunu ve stratejik MGK takvimini esnetemeyecektir.
Uluslararası hukuk sınırları (Jus Cogens) ve onarıcı adalet dengesi
7595 sayılı Kanun’un getirdiği yargısal erteleme kurumu, teorik olarak onarıcı adalet ilkeleriyle uyumludur. Devlet, cezalandırıcı adaletin katı sınırlarını toplumsal barış lehine esnetirken, uluslararası hukukun buyruk kurallarını (jus cogens) da titizlikle gözetmektedir. Uluslararası ceza hukukunda insanlığa karşı suçlar, işkence ve sistematik savaş suçları erteleme veya af kapsamına alınamaz.
Kanunun kasten öldürme suçlarını ve belirli nitelikli terör eylemlerini kapsam dışı bırakması, hem uluslararası hukuki taahhütlere sadakati göstermekte hem de mağdur haklarını güvence altına almaktadır. Nitekim uluslararası ceza hukuku literatüründe Bassiouni (2011) ve Orakhelashvili (2006) tarafından sıklıkla vurgulandığı üzere, jus cogens (buyruk kural) niteliğindeki ağır insan hakları ihlalleri devletlerin mutlak soruşturma ve cezalandırma yükümlülüğü (aut dedere aut judicare) altındadır; dolayısıyla bu tür suçlar ulusal erteleme veya af mekanizmalarıyla tamamen mutlak bir dokunulmazlık zırhına büründürülemez. Benzer şekilde, Scharf (1999) ve Roht-Arriaza (1990) gibi hukukçuların dikkat çektiği üzere, geçiş dönemi adaletinde (transitional justice) kalıcı toplumsal barışın inşa edilebilmesi için ulusal egemenlik pratiklerinin uluslararası ceza mahkemelerinin kabul ettiği evrensel standartlarla çelişmemesi gerekmektedir. Sürecin kalıcı bir toplumsal rızaya dayanması, suçtan zarar gören mağdur ailelerin adalet hissinin tatmin edilmesine ve onarıcı adalet mekanizmalarının (tazminat, hakikatlerin araştırılması) etkin şekilde işletilmesine bağlıdır.
Sonuç
Türkiye Cumhuriyeti, ikinci yüzyılına girerken Kürt meselesini devletin egemenlik haklarından ve hukuk devleti ilkelerinden taviz vermeden çözme iradesini 7595 sayılı Kanun ile somutlaştırmıştır. Mehmet Uçum’un analizinde çerçevesi çizilen "Terörsüz Türkiye" vizyonu, geçmişin muğlak süreçlerinden ders alan rasyonel, takvimli ve kurumsal bir devlet aklını temsil etmektedir. Siyasi meşruiyetini TBMM’nin ezici çoğunluğundan alan bu yeni entegrasyon modelinin başarısı; hukuki güvencelerin titizlikle korunmasına, uluslararası hukuk sınırlarına riayet edilmesine ve sosyo-ekonomik kalkınma hamleleriyle toplumsal rızanın pekiştirilmesine bağlıdır.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.