Azad Yaşar
Yazar
Kürt siyaseti konfor alanı mı?
Kürt siyasetini yeniden ve cesaretle konuşmanın zamanı çoktan geldi. Bugün yaşadığımız tıkanmayı yalnızca devlet politikalarıyla, örgütsel yapılarla veya siyasi partilerin başarısızlıklarıyla açıklamak mümkün değildir. Sorunun bir boyutu da Kürt siyasetinin kendi tercihlerini, sınırlarını ve yıllar içinde oluşturduğu alışkanlıkları sorgulayamamasıdır.
Önce kavramları doğru yere koymak gerekir.
“Kürt sorunu” veya “Kürt meselesi” ifadeleri, devletin ve egemen siyasal dilin uzun yıllar boyunca ürettiği bir çerçevenin parçasıdır. Bu ifadelerin literatürde yaygın kullanılması başka, Kürt realitesini yalnızca çözülmesi gereken bir sorun olarak tanımlamak başkadır.
Ortada tarihi, dili, kültürü, aidiyeti ve siyasal iradesi bulunan bir halk gerçeği varken mesele, devletin yönetmekte zorlandığı sıradan bir toplumsal problemden ibaret değildir. Asıl mesele, Kürtlerin kendi kimlik ve aidiyetleriyle özgür, eşit ve onurlu bir siyasal varlık ortaya koyabilmesidir.
Bu tarihsel realiteyi yalnızca güvenlik, asayiş veya dönemsel reformlar üzerinden okumak ne kadar yanlışsa, Kürt halkının siyasal enerjisini örgütsel ve ideolojik kalıplara sıkıştırmak da o kadar yanlıştır.
Bir tarafta Kürt realitesini güvenlik ekseninde tutan devlet aklı, diğer tarafta kendi tarihsel ve ideolojik sınırlarını aşmakta zorlanan statik siyasal yapılar söz konusu haliyle bu iki yapı arasında sıkışmış, kendi geleceğini kurmak isteyen bir halk bulunuyor.
Kürt halkı bu tarihsel gerçekliğin nesnesi değil, siyasal öznesidir. Dolayısıyla soru artık yalnızca "Devlet neden çözmüyor?" değildir. Kürt siyasetinin de kendi payına düşen sorumlulukla yüzleşmesi ve Kürt halkının neden yeni bir siyasal eşik oluşturamadığını sorgulaması gerekir.
DEM'e sorulması gereken soru
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Kürt siyasal hareketinin tarihsel mirasını taşıdığını iddia eden önemli bir temsil kanalıdır. Kürtlerin dil, kimlik ve kültürel haklarını savunurken kendisini aynı zamanda Türkiye'nin farklı kimliklerini ve toplumsal kesimlerini kapsayan daha geniş bir siyasal zemin olarak da tanımlamaktadır. Bu meşru bir siyasal tercihtir. Fakat tam da bu nedenle şu soru sorulmalıdır:
DEM ne kadar Kürt partisidir ve Kürt halkının kolektif siyasal iradesi, onun siyasetinde hangi ağırlığa sahiptir?
Türkiye partisi olmak ile Kürt siyasal kimliğini temsil etmek arasında tarihsel bir çelişki yok mudur? İki hedef arasındaki önceliklerin ve siyasal amaçların açık ve net olması gerekmez mi?
Kürt kimliği, daha geniş bir demokratik projenin içinde eriyen bir unsur mudur, yoksa bu projenin temel siyasal gerçekliklerinden biri midir? Bu sorunun cevabı, DEM'in yalnızca bugünü değil, gelecekteki siyasal kimliğini de ilgilendirmektedir.
HÜDA PAR'a sorulması gereken soru
Aynı ölçüyü muhafazakar ve İslamcı Kürt siyasetine, özellikle HÜDA PAR'a da sormak gerekir. HÜDA PAR, Kürtlerin haklarını ve tarihsel sorunlarının adalet temelinde çözülmesini savunurken siyasetini İslami ve ahlaki değerler üzerine kurmaktadır. Bu çerçevede sorulması gereken soru nettir:
HÜDA PAR ne kadar Kürt partisidir?
Daha da önemlisi, Kürtlerin ulusal ve kolektif aidiyeti ile İslam ümmetine dayalı kardeşlik anlayışı arasında bir öncelik meselesi ortaya çıktığında hangisi belirleyici olacaktır?
Bu bir itham değil, siyasal berraklık talebidir. Çünkü Kürt kimliği yalnızca kültürel bir unsur mudur, yoksa siyasal aidiyeti ve kolektif hakları da içeren bir gerçeklik midir? Eğer ikincisiyse, bu aidiyetin İslami ümmet anlayışı içindeki yeri açıkça tanımlanmalıdır.
DEM'e başka, HÜDA PAR'a başka ölçü uygulamak doğru değildir. Her iki yapının da Kürt halkının siyasal öznesi olarak nerede durduğunu ortaya koyması gerekir.
Milli siyasete sorulması gereken soru
Aynı eleştiriyi kendisini Kürdistani ve milli olarak tanımlayan yapılara da yöneltmek gerekir.
Diğer yapıların yıllardır neden belirli bir siyasal eşiği aşamadıkları yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, kadro, örgütlenme, toplumsal karşılık ve siyasal üretim kapasitesi açısından da değerlendirilmelidir.
Milli siyaset, yalnızca doğru bir tarihsel iddiaya sahip olmak değildir. Bir hareketin kendisini milli olarak tanımlaması, onu kendiliğinden toplumsal bir güce dönüştürmez. Bunun için yeni kadrolar yetiştirmek, genç kuşaklara ulaşmak, toplumun değişen yapısını okuyabilmek ve farklı kesimleri ortak bir siyasal hedef etrafında bir araya getirmeyi zorunlu kılıyor.
Milli siyaset, yalnızca doğru bir tarihsel iddiaya sahip olmak değildir. Bir hareketin kendisini milli olarak tanımlaması, onu kendiliğinden toplumsal bir güce dönüştürmez. Bunun için yeni kadrolar yetiştirmek, genç kuşaklara ulaşmak, toplumun değişen yapısını okuyabilmek ve farklı kesimleri ortak bir siyasal hedef etrafında bir araya getirmek şarttır.
Ne var ki koltuk siyaseti, dar kadro çevreleri ve siyasal itibar elde etme arayışı bir türlü aşılamamıştır. Bu nedenle milli siyaset, önce kendi içindeki tıkanmışlığı sorgulayabilme kültürünü geliştirmelidir.
Yeni insanları siyasete kazandıramayan, genç kuşakların dilini okuyamayan, kadınları ve farklı toplumsal kesimleri kadro ve karar mekanizmalarına taşıyamayan bir yapı geleceği üretemez. Eleştiriyi örgütsel kültürün parçası haline getiremeyen bir siyaset de kendi sınırlarını aşamaz.
Yirmi, otuz yıl aynı eşikte durup hala yalnızca dış koşulları gerekçe göstermek artık yeterli bir bahane değildir. Devlet politikaları, seçim sistemi ve siyasal baskılar elbette önemlidir, fakat bunlar her başarısızlığın açıklaması da olamaz.
Daha da önemlisi, tarihsel bir mücadelenin oluşturduğu siyasal alanın zamanla bazı insanlar için bir konfor ve itibar alanına dönüştüğüne de tanıklık ediyoruz. Mücadelenin bedelini toplum öderken belirli kadroların onun sağladığı statü, makam, itibar veya ekonomik imkanlardan yararlanması, ardından bu düzeni sorgulayan eleştirinin “davaya zarar vermek” olarak görülmesinin bir izahı olabilir mi?
Bu tutucu tavır davayı korumak değil, onu kişisel ya da örgütsel çıkarlar uğruna dokunulmazlık zırhına dönüştürme istemidir.
Belediye başkanlığı, milletvekilliği veya siyasal çevrelerde kazanılan itibar, bir halkın özgürlük mücadelesinin kendisi değildir. Siyasetçinin etrafındaki kalabalıklar, alkışlar ve fotoğraf kuyrukları da başarı ölçüsü sayılamaz.
Asıl ölçü şudur:
Toplumun siyasal kapasitesi büyüyor mu?
Kürt halkının kendi geleceği üzerindeki iradesi güçleniyor mu?
Yeni bir siyasal ufuk açılıyor mu?
Genç kuşaklara yeni bir söz söylenebiliyor mu? Bu sorulara cevap veremeyen bir siyasetin kendi konforunu başarı olarak sunması, sonunda yalnızca kendisini kandırmasıdır.
Toplumsal ve siyasal bir yüzleşme ile birlikte sorulması gereken,
Devlete:
Kürt halkının varlığını bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıp gerçek bir siyasal ve toplumsal realite olarak ne zaman kabul edecek? Devlet Kürt realitesi ile yüzleşebilecek mi? Ve de demokratik bir anayasa ile
Kürt halkının geleceğini güvence altına alabilecek midir?
DEM'e:
Kürtlerin siyasal iradesi sizin için asli bir hedef mi, yoksa Türkiye'nin daha geniş demokratik projesi içinde ikincil bir konuma mı düşüyor? Kürt siyaseti sizin için konfor ve rent alanı mıdır? Dahası PKK ve Öcalan sizin politik çizginizi dizayn ediyorsa, siz kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?
HÜDA PAR'a:
Kürtlerin ulusal ve kolektif aidiyeti siyasetinizde nerede duruyor? Ümmet kardeşliği ile Kürt aidiyeti arasında bir tercih gerektiğinde hangisi öncelikli?
Kendisine Kürdistani diyen yapılara:
Neden yıllardır aynı eşiktesiniz ve neden yeni bir toplumsal-siyasal enerji ve perspektif üretemiyorsunuz?
Ve hepimize:
Büyük bir davanın sorumluluğunu mu taşıyoruz, yoksa onun oluşturduğu siyasal alandan mı besleniyoruz?
Bu sorular sorulmadan ve siyasal yapılar kendi konfor alanlarını bozmayı göze almadan yeni bir eşiği aşmak mümkün görünmüyor.
Gerçek siyasal yenilenme, kendi tarafına soru sorabilme cesaretinden, yerleşik alışkanlıkları sorgulamaktan ve Kürt halkının iradesini kişisel ya da örgütsel çıkarların üzerinde tutabilmekten geçiyor.
Kürt siyasetinin önündeki mesele yalnızca devletin koyduğu sınırları aşmak değil, kendi içinde oluşan tıkanıklığı da giderebilmektir. Kürt halkının özgürlük arayışı, onu temsil ettiğini söyleyen yapıların mevcut konumlarını korumasına indirgenemez.
Bir halkın iradesi hiçbir partinin, örgütün veya kadronun tekelinde olmadığına göre, o iradeyi temsil ettiğini söyleyenler de kendilerini sorgulanamaz göremez.
Kürt siyasetinin yeni bir eşik aşabilmesi; konfor alanını korumaktan vazgeçmesine, toplumsal gerçeklikle yüzleşmesine ve halkın geleceğini merkeze almasına bağlıdır.
*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.