Milliyetçi feminizm: Yerleşimci kolonyalizim ve entegrasyon tuzağı

Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi değil; aynı zamanda kolonyal tahakküme karşı verilen bir milli mücadeledir

Milliyetçi feminizm: Yerleşimci kolonyalizim ve entegrasyon tuzağı
Milliyetçi feminizm: Yerleşimci kolonyalizim ve entegrasyon tuzağı

Kürdistan’ın dört devlet arasında paylaşılması sadece bir coğrafi bölünme değil; aynı zamanda Kürt halkı üzerinde sistematik bir kolonyal düzenin kurulmasıdır. Lorenzo Veracini’nin Settler Colonialism: A Theoretical Overview (2010) kitabında belirttiği gibi, yerleşimci kolonyalizm klasik sömürgecilikten yapısal olarak farklıdır. Klasik sömürgecilik gidiş-dönüş mantığıyla işlerken, yerleşimci kolonyalizm “comes to stay” yaklaşımıyla kalıcıdır ve yerlinin silinmesi, yani “effacement” üzerine kuruludur. Yerleşimci kendini “yerli” olarak yeniden tanımlar ve tarihsel hakikati tersine çevirir.

1920’ler ve 1930’larda Türkiye’de Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde zorunlu iskan politikaları uygulanmış, 1980’lerden sonra binlerce köy yakılarak boşaltılmıştır. 2015–2016’da Cizre, Nusaybin, Sur ve Diyarbakır’da yaşanan hendekler ve sokağa çıkma yasaklarıyla kentler tahrip edilmiş, halk zorla yerinden edilmiştir. İlber Ortaylı’nın Kürdistan’a Uygur ve Kırgız göçmenlerin yerleştirilmesini önermesi bile, bu kolonyal mantığın hala canlı olduğunu gösterir.

Ama bu sistem sadece toprak ve demografi üzerinden işlemez. Kadın bedeni üzerinden de kendini yeniden üretir. Zorunlu göçler, kültürel asimilasyon, kadınların eğitim hakkından mahrum bırakılması, sistematik cinsel şiddet ve kadın bedeninin kontrolü, kolonyal tahakkümün en derin boyutlarıdır. Kadınlar, etnik ve cinsiyet temelli şiddetin tam ortasında durur.

Bu çok katmanlı şiddeti Gayatri Chakravorty Spivak’ın “epistemik şiddet” kavramıyla daha iyi anlayabiliriz. Kolonyal sistem, kadınları sadece fiziksel olarak değil; tarihlerini, deneyimlerini ve seslerini yok ederek görünmez hale getirir. Chandra Talpade Mohanty’nin Feminism Without Borders (2003) kitabında eleştirdiği Batı merkezli feminizm de bu şiddeti meşrulaştırır; “Üçüncü Dünya kadını”nı homojen, pasif ve kurtarılmayı bekleyen bir mağdur olarak gösterir.

Partha Chatterjee’nin The Nationalist Resolution of the Women’s Question (1990) ve Anne McClintock’un Imperial Leather (1995) eserindeki “bakire toprak” metaforu da aynı gerçeği anlatır: Kolonyal düzen, kadını hem ulusun sembolü hem de kontrol edilmesi gereken bir nesne olarak konumlandırır. Bu koşullarda kadınların özgürleşmesi, kolonyal gerçeklikten bağımsız düşünülemez.

İşte tam burada Kürt milliyetçi feminizmi zorunlu bir yanıt olarak doğar. Çünkü kolonyal tahakküm doğrudan kadın bedenini ve kimliğini hedef aldığı için, kadın özgürlüğü mücadelesi ulusal özgürlük mücadelesinden ayrılamaz. Milliyetçi feminizm, kadın özgürlüğünü kolonyal bağlamdan koparmayı reddeder. Kadınların özgürleşmesinin ancak kolonyal yapının bütünlüklü olarak sorgulanması ve aşılmasıyla mümkün olacağını savunur. Bu yüzden hem yerleşimci kolonyalizme hem de patriyarkal yapılara karşı eş zamanlı bir mücadeleyi esas alır.

Feminizm çoğu zaman Kürt milliyetçiliğine karşı kullanılmış ve büyük ölçüde Türk milliyetçiliğinin metodolojik çerçevesi içinde işlev görmüştür. Tam da bu yüzden, milliyetçilik ve feminizmi birbirinden ayırmayı  reddetmek yerine sahiplenmek  gerekir.

Milliyetçi feminizm, kadınları ne yalnızca mağdur ne de ideolojik projelerin pasif aracı olarak görür. Onları tarihsel ve politik özne olarak konumlandırır. Kadınların ulusal mücadeledeki rolünü “tamamlayıcı” değil, özgürlüğün kurucu unsurlarından biri olarak değerlendirir. Linda Tuhiwai Smith’in Decolonizing Methodologies (1999) eserinde vurguladığı gibi, kadınların kendi deneyimlerini, hafızalarını ve direniş pratiklerini merkeze almak, kolonyal bilgi üretimine karşı alternatif bir epistemik alan yaratır. Bu, hem epistemik şiddete karşı bir direniş hem de kadınların özneleşme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Sonuç olarak, Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi değil; aynı zamanda kolonyal tahakküme karşı verilen bir milli mücadeledir. Milliyetçi feminizm, bu mücadelede kadın özgürlüğünü ulusal özgürlükle birleştirerek tarihsel bir zorunluluk haline getirir. Bu mücadele, ne Batı merkezli evrenselci feminizmin indirgemeci kalıplarına ne de kolonyal sistemin entegrasyon tuzağına sığdırılabilir. Kürt kadınlarının özgürlüğü, ancak kolonyal sistemin bütünlüklü olarak sorgulanması ve milliyetçi feminizmin bu çifte mücadele hattını kararlılıkla sürdürmesiyle mümkündür.

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.