KCK'den rapor eleştirisi: Çok temel yanlış ve eksiklikler içermektedir
Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK), Süreç Komisyonunun hazırladığı rapora ilişkin açıklamasında, raporda Kürt sorunundan bahsedilmemesini "yüzyıllık inkarın devamı" olarak nitelendirdi.
KCK, Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun hazırladığı nihai rapora ilişkin açıklama yapt.
Komisyon raporunda Kürt sorunundan bahsedilmemesini "yüzyıllık inkarın devamı" olarak nitelendiren KCK, Türkiye'nin yüzyıllık çıkmazının inkar olduğunu ifade ederek, "Sözde inkardan vazgeçildi denilse de hukuki ve siyasi olarak bu inkar sürdürülmek isteniyor." dedi.
Aylar süren çalışmadan sonra açıklanan komisyon raporunun çok temel yanlış ve eksiklikler içerdiği belirtilen açıklamada, "Raporda Kürt sorununun adı konulmuyor. Bir sorunun adı konulmadan çözülmesi mümkün değildir." denildi.
Kürt ve Türk kardeşliğinden söz edilmesinin bir toplumsal, kültürel, siyasi ve hukuki değeri olmadığına işaret edilen açıklamada, "Sözde inkardan vazgeçildi denilse de hukuki ve siyasi olarak bu inkar sürdürülmek isteniyor. Raporda Kürt varlığından ve sorunundan söz edilmemesi bu nedenledir." sözleri kullanıldı.
Açıklamanın tamamı şöyle:
“5 Ağustos 2025’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 19 Şubat 2026’da aylardır sürdürdüğü çalışmasının sonuç raporunu kamuoyuna sunmuştur. Bu rapor yoğunca tartışılmaktadır. Hareketimizi doğrudan ilgilendirdiğinden rapor konusunda görüşlerimizi halklarımıza ve kamuoyuna sunmayı gerekli gördük.
Önderliğimizin Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda arayışları özellikle 1993’ten bugüne 33 yıldır sürmektedir. Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde başlayan bu süreç bugün yeni bir aşamaya varmıştır. 33 yıldır süren çatışma çözümü tartışmaları ve yürütülen müzakereler, Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konusunda önemli bir birikim ortaya çıkarmıştır. Öcalan'ın 1988 yılında rahmetli M. Ali Birand’la yaptığı röportajdan bu yana Kürt sorununa demokratik çözüm arayışında olduğu bilinmektedir. Her fırsatta demokratik çözüm çağrıları yapmış, böyle bir çözüme zemin sunmak için defalarca ateşkes ve çatışmasızlık sağlamıştır. Öcalan'ın bu yaklaşımı başta Kürt halkı olmak üzere iç ve dış kamuoyu tarafından bilinmektedir. Türk devletinin ve siyasi güçlerin de Öcalan'ın bu yaklaşımını bildikleri açıktır.
22 Ekim 2024 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, meclis grup konuşmasında Öcalan'a çağrıda bulunmuştur. Kuşkusuz bu çağrı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dışında yapılmamıştır. Öcalan da, fırsat verilirse Kürt sorununu ve mevcut çatışmalı süreci siyasi ve hukuki zemine çekme gücüm var, biçiminde karşılık vermiştir. DEM Parti heyeti ve devlet yetkilileriyle yapılan görüşmeler sonrası 27 Şubat’ta Öcalan, İmralı’da DEM Parti heyeti huzurunda Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı yapmıştır. Öcalan'ın bu çağrısını Pervin Buldan ve Ahmet Türk yüzlerce gazetecinin karşısında okumuştur. Öcalan bu çağrıda belirtilenlerin ancak hukuki ve siyasi gerekliliklerin yerine getirilmesiyle gerçekleşeceğini, değerli devrimci demokrat Sırrı Süreyya Önder’e belirtmiştir. Sırrı Süreyya Önder de çağrı okunduktan sonra bunları kamuoyu önünde önemle ifade etmiştir.
PKK, 12. Kongresini 5-7 Mayıs 2025 tarihleri arasında toplamış; örgütsel yapısını feshetmiş ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı almıştır. 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nda yer alanların gerçekleşmesi için Öcalan'ın rol alması gerektiği de kararlaştırılmıştır.
PKK’nin feshi ve silahlı mücadelenin durdurulması ile birlikte hukuki ve siyasi gerekliliklerin devlet tarafından yerine getirilmesi aşamasına geçilmiştir.
Öcalan bütün çatışmasızlık süreçleri ve devletle görüşmeler döneminde sürekli meclisin devreye girmesini istemiştir. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan sonra Kürt sorunu gibi Türkiye’nin temel sorununa meclisin oluşturacağı komisyonun el atması gerektiğini vurgulamıştır. DEM Parti ve CHP başta olmak üzere diğer siyasi partiler de bu sorunun meclise taşınması gerektiğini belirtmişlerdir. Demokratik kamuoyu da bu isteği ortaya koyunca AK Parti-MHP ittifakı da komisyon kurulması kararı almıştır.
Meclis çatısı altında yer alan partilerin çoğunluğunun yer aldığı 51 kişilik geniş bir komisyonun kurulması, Türkiye tarihi açısından önemli bir adım olmuştur. Adına Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi dense de, bu komisyonun esas olarak Kürt sorunu ve onun yarattığı sorunlarla ilgili olduğu bilinmektedir. Bu komisyonu Öcalan, Hareketimiz ve halkımız çok önemsemiştir. Türkiye kamuoyu tarafından da çok önemsenmiştir. Dolayısıyla bu komisyondan beklenti yüksek olmuştur. Bu nedenle sürekli gündemde kalmıştır. Yetersiz de olsa başta eski meclis başkanları olmak üzere birçok kesim dinlenmiştir. Dinlenenlerin çoğunluğu Kürt sorununun çözümü konusunda görüşlerini belirtmişlerdir. Geç ve yetersiz de olsa İmralı’ya gidilerek Öcalan da dinlenmiştir. Öcalan Kürt sorununu yaratan etkenleri, bu sorunun çözümü açısından tarihsel Kürt-Türk kardeşliği ve ittifakının temel alınması gerektiğini ve çözümün Kürt halkının temel demokratik haklarının tanınması temelinde demokratik entegrasyonun sağlanarak gerçekleşebileceğini komisyona iletmiştir. Zaten Öcalan sürekli Kürt sorununun demokratik entegrasyonla çözülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun da inkardan tümden vazgeçilerek Kürt halkının temel demokratik haklarına kavuşması ve yerel demokrasiye dayalı özyönetimle sağlanabileceğini belirtmiştir. Kürt halkı da sürekli Öcalan'ın bu çözüm projesinin arkasında olduğunu söylemiştir. Bu nedenle Abdullah Öcalan'ın baş müzakereci olduğunu da her fırsatta dile getirmiştir. Bizim de Rêber Apo’nun iradesine bağlı olduğumuzu herkes bilmektedir.
Aylar süren çalışmadan sonra açıklanan komisyon raporu çok temel yanlış ve eksiklikler içermektedir. Raporun içeriği bu temel yanlış ve eksiklikler nedeniyle sakatlanmıştır. Kuşkusuz Kürt sorununun çözümsüz kalması esas olarak demokrasi yoksunluğunun sonucudur. Zaten Kürtler yararlanır, yani sorunun çözümünün önü açılır diye demokratikleşmeden ısrarla kaçınılmıştır. Raporda Kürt sorununun adı konulmuyor. Bir sorunun adı konulmadan çözülmesi mümkün değildir. Raporda sorunun çözülmesi, kök sebeplerin ortadan kaldırılmasına bağlı deniliyor ama bu kök sebep ve sebepler ortaya konulmuyor. İşte Türkiye’nin 100 yıllık çıkmazı budur. 100 yıldır sebeplerle değil, sonuçlarla uğraşılıyor. 100 yıllık sebep, Kürt inkarıdır. Sözde inkardan vazgeçildi denilse de hukuki ve siyasi olarak bu inkar sürdürülmek isteniyor. Raporda Kürt varlığından ve sorunundan söz edilmemesi bu nedenledir. Dolayısıyla da Kürt ve Türk kardeşliğinden söz edilmesinin bir toplumsal, kültürel, siyasi ve hukuki değeri olmamaktadır.
Kürt sorunu dememek için ısrarla terör sorunu denmektedir. Terör sorununun kalıcı çözümünün demokratikleşme ile olacağı da belirtilmektedir. Aslında raporda çatışmaların Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Şimdiye kadar soruna güvenlikçi anlayışla yaklaşıldığı da ortaya konulmaktadır. Bu yaklaşımla sorunun çözülemeyeceği belirtilmektedir. Böylece Kürt sorununun toplumsal, kültürel ve siyasi yanlarına bakılmadığı itiraf edilmiş olmaktadır. Bu da Kürt varlığının kabul edilmemesi ve sorunların çözüme kavuşturulmamasını ifade etmektedir. Raporda Kürt varlığı ve sorunundan söz edilmeyerek, her şey terörizm parantezine sıkıştırılarak eski anlayış ve politika devam ettirilmektedir.
Raporda defalarca demokratikleşmeden söz ediliyor. Böylece sorunun kaynağı, Kürtlerin varlığının ve temel haklarının kabulünü sağlayacak olan demokratikleşmenin olmaması olarak kabul ediliyor. Kürt varlığı ve sorunu ortaya konulmadan nasıl demokratikleşme olacak? Kürtsüz demokratikleşme mi olacak? Raporun mantığı bunu ifade ediyor.
Öte yandan 100 yıldır süren Kürt sorunu, Kürt halkının itirazları, direnişleri ve mücadelesi dış güçlere bağlanıyor. Özgürlük Hareketimiz, halkımızın özgücüne dayanarak ve zorluklar karşısında fedaice direnerek 52 yıldır mücadele etmektedir. Türk devleti ise on yıllardır jeopolitik konumunu, NATO üyesi olmasını kullanıp dış güçlerin desteğini alarak Özgürlük Hareketimize karşı saldırı yürütmektedir. Rêber Apo; ABD, İsrail ve İngiltere’nin başını çektiği bir komplo ile Türkiye’ye teslim edilmiştir. Eğer halkımıza ve özgüce dayalı olmasaydı, özgürlük mücadelemiz 52 yıl sürmezdi. Aslında Türk devleti dış güçlere dayanarak, dış güçlerin politikasına endekslenerek ve 1000 yıllık Türk-Kürt ittifakının aleyhine bir politika yürüterek sorunların ağırlaşmasını sağlamıştır. Bu açıdan özgürlük mücadelemizin dış güçlere dayandığı söylemi klasik karalama ve özel savaş propagandası dışında bir anlam taşımamaktadır.
Bizim içimizdeki bazı unsurlar tarafından Öcalan ve Hareketimizin kabul etmediği olaylar yapılmış olsa da, mücadelemiz en temiz ve onurlu özgürlük mücadelelerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Bu açıdan Hareketimizin terörizmle damgalanmasını kabul etmiyoruz. Devletin askeri, polisi ya da bağlı milis güçleri tarafından işlenen on binlerce cinayet vardır. Kuşkusuz onlarca yıldır savaş yürütüldüğünden savaşan taraflardan binlerce kayıp olmuştur. Öcalan defalarca hakikatleri araştırma komisyonu kurularak, savaş sürecinde işlenmiş savaş suçlarının araştırılması önerisinde bulunmuştur. Özcesi, kayıpları tek taraflı yansıtmak doğru değildir. Zaten bir savaşın var olduğu, sonuçlarının ağır olduğu bilinerek artık sorunların çatışmalarla çözülmeyeceğini söylemekteyiz.
Özcesi, raporda sık sık dile getirilen terörizm kavramı, raporun ruhunu sakatlamakta ve sorunların esas nedenlerini gizleyen bir durum yaratmaktadır. Savaşın yarattığı olumsuzlukları ortaya koymak ayrı bir konudur. Ancak komisyonun üzerinde durduğu konu, Kürtlerin varlığının ve temel haklarının tanınmaması sonucu ortaya çıkan sorunlardır. Türkiye’nin temel sorunu Kürt sorunu ve buna bağlı demokratikleşme konusudur. Sorunu böyle ele aldığımızda çözümleri bulmak da kolaylaşır. Bu açıdan sorunların çözümünü kolaylaştıran üslup, yöntem ve tarz üzerinde durmak önemlidir.
Raporda onlarca defa demokratikleşme kavramı kullanılmıştır. Yine hak, hukuk ve temel haklardan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden söz edilmiştir. Bu değinmeler sorunun kaynağının dış güçler ya da kullanılan terör gerekçesi olmadığını açıkça gösteriyor. Bu açıdan, sorunun özü olan Kürt halkının temel demokratik haklarını tanımak ve demokrasiyi yerleştirmek, komisyonun kurulma nedeni olan sorunların çözümünü sağlayacaktır. O zaman komisyonun sorunun çözümünde rol aldığını belirtmek mümkün olacaktır.
Raporda üzerinde durulan bir konu da, silahların bırakılması ve Türkiye’ye dönüş olmuştur. Öcalan, demokratik siyaset yapma iradesini ortaya koymuştur. Bundan sonraki siyasi hayatımızın ve mücadele stratejimizin, demokratik siyaset temelinde olacağını söylüyoruz. Bu açıdan silahların bırakılması demokratik siyaset yapma özgürlüğü temelinde ele alınmıştır. Öcalan da, siyasi hayatını demokratik siyaset yürüterek sürdürmek istediğini vurgulamıştır. Türkiye’de doğru tartışılmayan ve komisyon raporunda doğru ortaya konulmayan bir konu da budur. Bizler herhangi birey değiliz. Silah kuşanmış gerillalar da eve dönmeyi düşünen bireyler değildir. Silahları bırakın eve dönün, demek onur kırıcı bir yaklaşımdır. Silahlar bırakılacak ama ondan sonra ne olacaktır? Öcalan'ın ortaya koyduğu bir paradigma, demokratik siyaset ve demokratik entegrasyon anlayışı, bunun örgütlenme modeli ve çalışma tarzı vardır. Bu temelde özgür demokratik siyasi mücadele yapılabilecek midir? Yoksa şu andaki Türkiye gibi demokratik siyaset yapan ve Kürt sorununun çözümü için demokratik mücadele edenlerin suçlu görülüp cezaevine atılacağı bir siyasal ortama niye gidilsin? Dolayısıyla silahların tümden bırakılıp Türkiye’ye dönülmesi, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü temelinde engelsiz demokratik siyaset yapılmasının güvenceye alınması ve demokratik entegrasyonla Kürt sorunun çözümünün gerçekleşeceğinin ortaya konulmasıyla mümkün olur.
Özgürlük Hareketimizin tümden tasfiyesini hedefleyen demokratik siyaset özgürlüğünün olmadığı bir siyasi ortamı dayatmak, eski zihniyetin devamı olmaktadır. Bu açıdan Kürt sorununun çözümünün demokratik entegrasyonla sağlanmasını içeren demokratikleşme adımlarının atılması önemli olmaktadır. Sorunu yaratan etkenler ortadan kalkmadan silahları bırakın gelin demenin bir anlamı yoktur. Eğer özgürce demokratik siyaset yapmaya bir çağrı varsa komisyon raporunda dile getirilen yasalardaki değişikliklerin gecikmeden yerine getirilmesi önemli olmaktadır. Bizler partiyi feshettik, silahlı mücadeleyi bıraktık, bunun gereklerini yerine getirdik. Şimdi de devletin bu süreci ilerletecek siyasi ve hukuki gereklilikleri yerine getirmesi gerekmektedir.
Biz 12. Kongreyi yapıp fesih kararı alarak silahlı mücadeleyi durdururken, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda dile getirilenlerin pratikleşmesinin ancak Öcalan tarafından yapılabileceğini vurguladık. Eğer 27 Şubat çağrısı üzerinden bir yıl geçmesine rağmen fazla ilerleme olmadıysa, bunun nedeni Öcalan'ın özgür çalışır koşullara sahip olmamasıdır. Meclis komisyonunun rapor hazırladığı konunun esas muhatabı, Öcalan'dır. Zaten devlet, söylem ve açıklamalarıyla bunu kabul etmiştir. Bu açıdan 27 Şubat çağrısında belirtilenlerin tümüyle ve sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesi için Öcalan özgür olmalıdır. Bunun için de, devlet fiili olarak kabul ettiği muhataplığı resmi olarak kabul etmeli ve Öcalan'ın rolünü yerine getirmesi için özgür çalışır koşullara sahip olmasını sağlamalıdır. Bu yapılmadığı taktirde, devletin çözüm politikası konusunda inandırıcılığı ve ciddiyeti sorgulanır. Eğer Türkiye tüm sorunlarından kurtulup Türk-Kürt kardeşliği temelinde Orta Doğu’da demokratik temelde yükselen bir güç olma konusunda ciddi ve kararlıysa, o zaman Öcalan'a açıktan muhatap almalı, Rêber Apo’nun herkesle görüşme ve konuşma imkanını sağlamalıdır.
Eğer barış ve demokratik toplum sürecinin tümden tıkanması istenmiyor ve ifade edilen olumlu sonuçlara ulaşmak isteniyorsa Öcalan'ın özgür çalışır koşullara ulaşmasını sağlamak acil bir görev olmaktadır.
Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konusu, Kürt halkı ve tüm Türkiye halklarını ilgilendirmektedir. Kürt halkı ve Türkiye halkları bu konuda duyarlı olarak sorumluluk üstlenmelidir. Böyle çok önemli bir sorun sadece devletin insafına ve Özgürlük Hareketi’nin çabalarına bırakılmamalıdır. Öcalan'ın çabalarının sonuç verici olması isteniyorsa halkımız, halklarımız ve tüm demokrasi güçleri Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konusunda örgütlenip mücadele etmelidirler. Her yerde demokratikleşme ve temel sorunların çözümü mücadele ile gerçekleşmiştir. Bu temelde Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ikinci yılında herkesin bu çağrıya sahiplenerek mücadeleyi yükseltmeli ve Öcalan'ın çabalarının sonuç alması için üzerlerine düşen rolü oynamalıdırlar.”