Guardiola, Guardiola’ya karşı

Şampiyonlar Ligi finali galiba Guardiola için ciddi bir takıntıya dönüşmüş durumda

Ali Fikri Işık

Şampiyonlar Ligi finali galiba Guardiola için ciddi bir takıntıya dönüşmüş durumda. Barselona ile kazandığı Şampiyonlar Ligi kupası, lanetli bir dua gibi Guardiola'nın aklını baskı altına alıp fena halde karıştırıyor.

Şampiyonlar Ligi’nin finale yakın turlarında Guardiola bildik aşina olduğumuz oyun tarzından vazgeçerek, kendine göre “işini kolaylaştıracağını” sandığı kimi taktik versiyonlar deneyerek sonuç almaya çalışıyor. Guardiola’nın zeki bir insan olmadığını söylemek, aklın vasıtalarına tümden hakaret olur. Ama sanırım, oyuncuların ezbere bildiği, ikna olduğu ve içinde kendini güvende hissettiği oyundan, nedeni ne olursa olsun, kopuş yaşandığında açık ruhsal problemler kendini dışa vuruyor ve Guardiola’nin fark etmede zorlandığı da bana kalırsa budur. Güvenlikli oyun, Guardiola oyunlarının kimyasını bozuyor.

ManU maçında Laporte, sol koridorun en gerisindeydi ama asla hiçbir topu ve pozisyonu küçümsemedi. Oyunun akışkanlığını gereksiz top tutuşlarıyla bozmdı. Mandy’nin yerine oyuna sürülen Zinçenko da bu akışkanlığa katılıp tempoyu tek pas ve ileriye doğru taşıyınca, Sterling tam bir terminatöre dönüştü. Sol koridor kusursuz biçimde çalıştı. Sağ koridor ve merkez göbek de bu hareketli, çok paslı ve döngülü oyuna ruhunu katınca ManU için ferman yazılmaya başlandı.

Nitekim bu oyuna Guardiola ne kadar çok inandığını Leroy Sané değişikliği ile kanıtlayınca, sahada muhteşem bir özgüven bulutu dolaşmaya başladı ve Man-City kısa sürede 2-0 öne geçiyordu. Birinci bölge topu hızla kenarlara taşıyıp dik açıyla ikinci bölgeye aktarıyor, gerektiğinde ikinci bir döngü ile aynı hareket tıpkı bir dans figürü gibi yeniden tekrarlanarak, ikinci bölgedeki en iyi konuma ulaştırılıyordu. Top ikinci bölgeden üçüncü bölgeye taşınmadan önce her seferinde en dip çizgiye iniliyor ve bu hareketler dizisiyle rakibin defans dengesi, dümensiz tekne gibi ayarsız hale getiriliyordu.

Kısa pas ayağa değil, koşu yoluna öne atılan paslar oyunun temposunu hem diri tutuyor hem de rakibin enerjisini tüketiyordu. Bu versiyonları iki kanatta da ısrarla ile tekrarlamak, adeta golün ayak sesine dönüşüyordu. Ve goller hiç gecikmeden geldi. Sağ koridorda Bernardo Silva, Sterling yapımı ölçülü gol, Bernardo’nun yumuşak bileklerinden çıktığı yumuşaklık içinde bir müzik ritmi gibi ağları buldu.

İkinci gol tuhaf biçimde bu kez Sterling - Leroy yapımına dönüştü. Orta göbekte Streling, kaptığı topla öylesine bir dalış ve slalom ile ManU yarı sahasına daldı ki bir an da defans çil yavrusu gibi dağılıp dengesini kaybetti. Sterling topu tam zamanlı ve orantılı şiddetiyle Leroy’un önüne bırakınca, Leroy da sol ayağına yakışan bir vuruşla ağları buldu.

Bütün mesele çok iyi bildiğiniz oyunu cesaretle oynamaktır. Korku bir salgın hastalık gibi zihinleri kemirir ve en sağlam insanı bile endişe ve tereddütlere sürükler. Teknik direktörün basit korkuları, oyuculara Kaf Dağı canavarları gibi yansır. Cesaret sadece bir erdem değildir. Cesaret aynı zamanda ruh sağlığımızı da korur. Cesur olmakta her zaman fayda var.